26 Aralık 2013 Perşembe

Eğlenceli bir oyun; Yams ve Kutular

      Bazen arkadaşlarınızla ya da ailenizle birlikte iken ortamı şenlendirmek için ne yapacağınızı düşünürsünüz. Müzik, şakalar, sohbetler, alkol bazen yeterli gelmez. Bir şeyler oynayalım; ama çocukça bir şey olmasın, çok da beynimi yormasın dersiniz. Eğlencesine… Biz bu noel döneminde bol bol oynadık; çok da eğlendik. Kayınbabam, kayınvalidem, kayınbiraderlerim ve eşim ile birlikte harbiden eğlendik, zaten hepsi de çok neşeli tipler. Yine de burada yeni öğrendiğim bu yeni oyunun da faydası yok değil. Hemen size yetiştireyim, dedim. Adı “Yams”. Oynamak içinse size gerekli olan tek şey; beş adet zar. Evet altı yüzünde birden altıya kadar rakamlar olan küçük küplerle daha neler icat edilecek bakalım. Şimdi kurallarını anlatmaya çalışayım. Umarım becerebilirim. Eğer anlamadığınız bir yer olursa ben buradayım biliyorsunuz ki. Öncelikle amacımız en çok puanı toplamak. Bunun içinse puanlamanın neye göre yapıldığından bahsedeyim. Zarların hepsini birden atıyorsunuz ve beğendiğiniz, işinize gelen, işinize yarayacağını düşündüğünüz zarları ayırıyorsunuz. Bir tanesi de olabilir, üç de, hepsi birden de olabilir. Sonra kalan zarları tekrar atıyorsunuz. Beğendiğiniz zarları yine ayırıyorsunuz. Hiç birini beğenmezseniz de yine üçüncü defa zarları atıyorsunuz. Maksimum üç kez zar atma hakkına sahipsiniz, en az bir. Sonra bu ayırdığınız zarları bir kurala göre dizmek zorundasınız. Dat da daaat! Kuralları açıklıyorum. İlk bölüm basit. Her rakamdan mümkün olduğunca fazla sayıda zar elde etmek. Örneğin yukarıda anlattığım şekilde atılan zarlarda bol miktarda “3” bulunuyordu. Siz de mantıken “3” satırını doldurmayı seçiyorsunuz. Puanlaması ise şu şekilde.  4 adet 3 geldi diyelim. 3*4=12. 12 yazıyorsunuz 3’ler satırına. Bu şekilde 1’ler, 2’ler, 3’ler, 4’ler, 5’ler ve 

6’lar satırlarını en fazla puanla doldurmaya çalışıyorsunuz. Eğer bu birinci bölümün toplamı 65’i geçerse +25 puan bonus kazanıyorsunuz. Şimdi ikinci bölüme geçelim. Brelan: Aynı rakamdan üç adet olması demek. 3 adet 2 örneğin brelandır. Puanlaması ise bonusu(+10)  ile birlikte 2*3+10= 16 puan. Carre: Aynı rakamdan dört adet olması demek. 4 adet 5 güzel bir carre olabilir. Puanlaması, bonusu(+30) ile birlikte 5*4+30=50 puan. Full: yapılması en kolaylarından hala. Bir cinsten üç başka bir cinsten iki adet gelmiş olması. 3 adet  1, 2 adet 6 bir full’dur. Puanlaması ise 2*1+2*6= 14. Niye 3 değil de 2 ile çarpılıyor bilmiyorum ama bonus puanı 30, bunu biliyorum. Yani 44 puan toplamış oluyorsunuz böyle bir elden. Petite suite(küçük suite): ” 1-2-3-4-5 “ şeklinde bir seri elde edebilirseniz petite suite yapmış olursunuz ve +45 puan bonus alırsınız. Grande suite(büyük suite) ise “2-3-4-5-6” şeklinde olan seridir ve +50 puan bonus alırsınız. Tüm zarların aynı rakamdan olması ise Yams’tır. Onu görünce Yaaams diye bağırırsınız. Kural gereği değil, sevinçten. İstatistikçi arkadaşlarım hesaplasınlar ihtimalini. Gerçekten güzel bir sınav sorusu olabilir. Hatta 30 puanlık uzmanlık sorusu. 5 adet 6 gelmesi güzel bir yamstır. Puanlaması ise bonusuyla (+50) birlikte 5*6+50=80 şeklindedir. Son olarak maksimum ve minimum satırları var. Elinizdeki zarlar pek bir şeye benzemediğinde ilk olarak bunları kullanırsınız genellikle. Tek şart minimum satırına yazılan puanın, maksimum satırına yazılan puandan küçük olmasıdır. Bunun dışında kafanıza göre takılabilirsiniz. Örneğin 24’ü minimum satırına 25’i ise maksimum satırına yazabilirsiniz. Ancak 24’ü ilk başta minimum satırına yazmak biraz çılgınca olabilir. Çünkü yüksek bir puan yeterince. Oynadıkça anlarsınız zaten. En son olarak peki ya bu durumlardan hiç birine uyduramıyorsam ya da bu satırların size yarayabilecek olanları doluysa, seçtiğiniz bir satırı kapatırsınız. Yani bir sonraki elde bu satıra uygun zarlar gelse bile bu satır kullanılmaz durumdadır. Geçmiş olsun. 

      Bu temsili bir tablo. Siz kendi tablonuzu kendiniz yapabilirsiniz. Bu oyunun pek çok türevi mevcut. Minimum maksimum satırı olmayanları, bonus puan sistemi farklı olanları. Aslında birbirini tutan tablo hiç göremedim. Siz de ister benim anlattığımı, ister başka bir versiyonunu seçebilirsiniz, size kalmış. Umarım bu oyunu dener ve beğenirsiniz. Gerçekten keyifli olduğuna garanti veririm.

      Bu arada eşimden noel hediyesi olarak, bir kutu aldım. Vaowww!! Ayakkabı kutusu değil, biraz daha küçük; ama olsun bu da beni ihya eder, dedim. Boyunu, posunu, yüksekliğini çarpıp, içine ne kadar para sığar acaba diye hesaplamaya çalışırken, açtım-baktım ki içinden çıka çıka, saç düzleştirici çıktı. ÜÜÜÜÜ:( Şaka bir yana, aa, dedim; tam benim istediğim gibi, nasıl bildi acaba? Sanırım eş yönetimini yavaş yavaş öğrenmeye başladım:) Kısaca kayın ailemle birlikte güzel bir noel geçirdik. Size de yılbaşı için şimdiden iyi eğlenceler!!

25 Aralık 2013, Albertville

21 Aralık 2013 Cumartesi

Hoh Hoh Hoo!! Mutlu Noeller!!

      Hepimizin filmlerden izlediği, müzikleriyle, ilahileriyle coştuğu, imrenerek baktığı Noel geliyor! Mutlu Noeller!  Yok canım Hz İsa’nın doğumunu niye kutlayayım, yeni yılın başını kutlayacağım ben diyorsanız size de mutlu yıllar! Hoh hoh hooo!!! Mutlu yıllaarrr!! Ama bi' Christmas olsa, Santa Claus bizi de ziyaret etse fena olmazdı, diyorsanız size de merhaba!
      Gurbet ellerde olup da hasretlik çekmenin nadir güzelliklerinden biri; Noel benim için. Din değiştirdiğimden değil, zaten Noel kutlamak için Hıristiyan olmak şart değil. Buradaki nüfusun büyük çoğunluğu inanmıyor zaten; ama yine de tatil yapmak, aile ile bir araya gelmek, kırismıs marketlerde -biz burada marché de noel (marşe dö noel) diyoruz- profil fotosu çekilmek, sıcak şarap içmek, yıllık çikolata ihtiyacının en azından paskalyaya kadar olan kısmını karşılayacak kadar çikolata yemek gibi nedenlerden ötürü seviyorlar. Tabii ben de seviyorum.  Ayrıca Noel’e yeni bir bakış açısı da getirdiğimi düşünüyorum.

 Geçen sene bunu Noel Gözlemesi olarak dile getirmiştim. Bu sene bu çalışmamı yaprak sarması üzerinde denemek istiyorum. Yediğimiz tek şey bunlar değil elbette. Geleneksel olarak pişirilen hindi, bizim evde iğdiş edilmiş horoz olarak yerini buluyor. Bu şekilde düşününce insan kendini kötü hissediyor; ama içi yirmi küsur değişik malzeme ile doldurunca yemeğe doyulmuyor. Hele bir de kayınvalideciğimin elinden çıkma ise, of off. Yeme de yanında yat!

Bu yüzden de 25’i öğleden sonrası yenen yemeğin etkisi, ertesi gün midenizde devam ediyor. Yani iki gün bir şey yemezseniz ben açım demezsiniz. 

 Yine de o kadar şeyin üstüne geleneksel olarak Noel için odun şekli verilmiş pastalardan (la bûche de noel) yemem diyemiyorsunuz.
      
      Odun demişken, neredeyse herkesin evinde olan yılbaşı ağacı burada da var. Le sapin diyorlar. Hem de canlı canlı. Her sene bir ağaççık kesiliyor bu mevzuda ve yenileri ekiliyor bir sonraki sene için. Yine de üzülüyor insan. O da can sonuçta. Yılbaşı ağacının kökleri ise Pagan geleneklerine dayanıyormuş. Günümüzdeki şeklini ise Almanya’nın batısında bulduğunu söylüyorlar. Üzerindeki kırmızı topçuklar önceki ritüellerde konan elmaların yerine, mumlar ise Hz İsa’yı simgeliyormuş.

 Benim burada öğrendiğim şey ise ağacın altına hediyelerden başka bir de kreş adı verdikleri bir ahır, Hz Meryem, azizler, hayvanlar ve bebek İsa’yı simgeleyen biblolardan oluşan bir sahne yerleştirmeleri.
      Hediyelere gelince, bu işin amacı hediyeler zaten. Tüm dünyayı saran Noel, Christmas, yılbaşı çılgınlıkları tüm hızıyla devam ediyor. Herkes arkadaşları için normalde hiç almayacakları, hiç kullanılmayacak hediyelerin peşinde koşuyor.

 İnternetten sipariş ediyor, dükkandan alıyor ya da sırf bu iş için kurulan, herkesin heyecanla beklediği marche de noel’e gidiyor.

 İlginç ilginç standlardan seçiyor hediyesini, 

mümkünse jazz müzik eşliğinde, sıcak şarabını yudumlarken. Bu küçük pazarlar neredeyse bir ay öncesinde açılıyorlar. 24 gün önce diyelim şuna. Bu 24 gün öncesinden başlayan süreye bekleme dönemi diyorlar. 

 Bu dönem için yapılmış takvimler var. Takvimin içinde her güne ait çikolatalar veya resimler saklanıyor. Bazı Ortodokslar ise Noel’i Jülyen takvimine göre kutluyorlarmış.  Bu takvime göre 6 Ocak’ta Hz. İsa doğmuş oluyormuş. Ülkemizdeki  en büyük Hristiyan grup olan Ermeniler de kutlamalarını 6 Ocak’ta gerçekleştiriyorlarmış. Bunun sebebi ise şu an kullanılan Gregoryen takviminin Katolik bir din görevlisi olan Papa bilmemkaçıncı Gregory tarafından düzenlettirilmiş olmasıymış. Benim favori takvimim; ise çikolata takvimi.

       Noel deyince hepimizin gönüllerinde taht kuran Noel Baba’yı da unutmamak gerek. Gerçek Noel Baba Anadolu’da yaşamış hıristiyan bir aziz olan Piskopos Nikola biliyorsunuz ki! Evet her şeyde bir Türklük, her şeyde bir Anadolululuk arıyorum, var mı! İsterseniz Demre'ye gidip Noel Baba Kilisesi'ni gezebilirsiniz. Piskopos Nikola çevresi tarafından çok sevilen bir kişiymiş. Bu çevresi sadece annesi, babası ve arkadaşlarından oluşmuyor. Tüm Avrupa , Rusya ve sonrasında da Amerika’dan bahsediyorum. Zaten öldükten sonra da Aziz mertebesine ulaşmış. Aziz Nikola’nın kendilerini koruduğuna inanıyormuş bu sevenleri aynı zamanda. Hatta denizciler birbirlerine bol şans dilemek için dümenini Aziz Nikola tutsun, derlermiş. Hatta zamanla mitolojik karakterler  bizim sevimli Aziz’e benzetilmeye başlanmış. Deniz Tanrısı Poseidon mesela.

       Aziz Nikola saygın bir kişiliğe sahipmiş ve ayrıca çocukları da çok severmiş. Bu nedenlerden ötürü eski bir efsane olan Noel Baba ile bu imaj bir süre sonra birleştirilmiş. 

Yani yoksa Aziz Nikola’nın geyiklerin üzerinde, karda soğukta işi neJ Neyse Noel Baba kimse kim; ama tartışmasız hala pek çok hayranı mevcut. Hoh hoh hoo!!! (Bu fotoğrafta subliminal mesaj aramayın lütfen!:)

      Noel Baba’nın Noel’in gerçek amacını öldürdüğünü düşünenler var.  Ekonomistler ekonomiye bir bakımdan zarar verdiğini düşünüyorlar. (Kişinin aldığı hediyeye verdiği para ile, hediyeyi kullanacak olan kişinin o ürüne vermek isteyeceği para arasındaki fark gibi bir şey.) 

Noel Baba’nın kapitalist düzenin önemli bir yüzü olması (bu alışveriş dönemine, Noel alışveriş dönemi denmesi gibi) vs gibi problemler de varmış. Noel öyle dertsiz, tasasız bir şey değilmiş meğersem. Bu konular beni çok da ırgalamamakla birlikte, ekonomistlere, sinekten yağ çıkarmaya çalışmamalarını öneriyorum. Daha ne istiyorsunuz, millet sanki dünyanın sonu gelmiş gibi alışveriş yapıyor, ekonomi canlanıyor. Hıristiyan amcalara da sesleniyorum. Böyle bir şeyin varlığından Noel Baba olmasa dünyada haberi olmayacak insanlar kırismıs şarkıları, ilahileri söylüyor. Kapitalist düzene uymak istemeyen de kutlamasın arkadaşım zorla mı! Hoh hoh hoo! Kısaca Noel’i olan Noel’ini, Christmas’ını, Hanukasını,Kwanzaa'sını, yeni yılını kutlasın. Hepinize mutlu ve huzurlu inançlar, yıllar ve hayatlar diliyorum. Hoh hoh hooo!!!



20 Aralık 2013, Albertville

16 Aralık 2013 Pazartesi

Nee İndirim mii?! Bu Fırsat Kaçmaz!

Duyduk duymadık demeyin! Bu fırsat kaçmaz! Yanlış yerde değilsiniz merak etmeyin, blog burası, dükkan veya televizyon kanalı değil. Ama size kaçmayacak bir indirimden bahsetmek istiyorum. Fransa’da pek meşhurdur kendisi. Filmlerde falan lafı geçer. Siz de ne olduğunu merak eder durursunuz.  Büyük indirimlerden bahsediyorum. Onlar sadece indirim (soldes) diyorlar; ama bizim için büyük çapta. Her yıl aynı dönemlerde yapılan bu indirimler birer ay kadar sürüyor. Yaz ve kış dönemlerinde olmak üzere iki defa yapılıyorlar.

Ne zaman yapılacağını bildiğiniz için önceden dersinizi çalışıp (dükkanları gezip gezip, aklınızdaki ürünü belirleyip), indirim başlayınca bir atmacanın çevikliğiyle, bir çitanın hızıyla, bir tilkinin kurnazlığıyla ve bir filin sabrıyla saldırıya geçiyorsunuz. Bazı ürünler hemen bitiveriyor haliyle. İlk günler şehir trafiğindeki belirgin artışı fark etmemek imkansız. Televizyonlardan dükkan açılışını bekleyen binlerce insanın itiş kakışını izliyorsunuz. İsterseniz siz de onlardan biri olabilirsiniz amacınıza ulaşmak için.

 Bu yüzden bir atmacanın çevikliğine ve çitanın hızına ihtiyacınız var. Beğendiğiniz çantayı öteki kadının elinden kapmak için ayrıca ayının gücünü de kullanabilirsiniz. 

Eğer ortalamadan farklı bedenlerdeyseniz, (aynı şey ayakkabı numaraları için de geçerli) biraz daha bekleyebilirsiniz. İkinci indirimler, üçüncü indirimler de geliyor. Demarque da diyorlar indirim için. Deuxieme demarque ya da nouvelle demarque gibi (ikinci indirim, yeni indirim).

Filin sabrı burada devreye giriyor. Herkes baaak ben ne aldım, diye gelirken siz ikinci, üçüncü indirimleri bekliyorsunuz. Ne can sıkıcı! Olsun fil gibi fil gibi… Bu arada indirimler sadece kılık kıyafeti kapsamıyor. Her dükkanda bu indirimlere rastlayabilirsiniz. Elektronik satışının ikiye üçe katlandığından eminim örneğin. Spor malzemeleri almak için de iyi bir dönem. Kozmetik de keza öyle. 

Siz kendi ihtiyacınıza göre keşifte bulunabilirsiniz hangi sektörlerde indirim varmış diye.
      Lütfen benim yazın yaptığım cahilliği siz yapmayın. Ben bilmiyordum böyle bir şey olduğunu ve tüm bunlardan sadece ve sadece bir hafta önce çılgınlar gibi alışveriş yapmıştım.

 Ayakkabı, kozmetik, kıyafet ve tüm bu suçumu örtbas edebilmek için eşime bir iki parça giyecek. Üç gün sonrasında ise arkadaşım Kristina’dan bir hafta sonra indirimlerin başlayacağını öğrenmiştim. Kafayı  yiyordum neredeyse. Siz Noel’in cazibesine kapılıp dünyanın sonu gelmiş gibi alışveriş yapmayın emi. İndirimler ufukta göründü. Benim kaçırdığım indirimler 26 Temmuz- 30 Ağustos arası idi. 2014 kışı için ise 8 Ocak-11 Şubat olacak. Biz de bir iki parça çanak çömlekle, belki bir de ütü alırız diye düşünüyorum. Ütü yapmaya bayıldığımdan değil de, n’olur n’olmaz diye işte.
      Bunların dışında bazen total liquidation (tasfiye) oluyor. Genelde dükkan kapanacağı veya yer değiştireceği zaman yapılıyor. Uygun fiyatlara bir şeyler bulabiliyorsunuz. Bazen yok pahasına aldım sanıyorsunuz (deri ayakkabı için 30 avro, yani onlara ucuz geliyor); ama sonra bakıyorsunuz ki ikinci indirimi koyuvermişler, işte o an çıldırası geliyor insanın.
      Sonuç olarak size bildiğim trikleri söyledim. Aslında tüm dünyada geçerli olan kurallar burada da geçerli. Avrupa moderen yerdir diye düşünmeyin. Kadınların içindeki o vahşi taraf küresel bir olgu. Hepinize iyi ve akıllı alışverişler dilerim.
   
16 Aralık 2013, Chambery






8 Aralık 2013 Pazar

Işık Festivali- La Fete des Lumieres

      Işık Festivali Fransa’daki -esas adıyla La Fête des Lumières- hayatımda gördüğüm en güzel şeylerden bir tanesiydi. Kıskandırmak için söylemiyorum. Her yıl gelen 4 milyon turistten biriydim sadece. Bu kadar insanı bir araya getiren bir Rio Karnavalı var bir de Octoberfest. Bunları önceden biliyordunuz. Şimdi lügatınıza bir de La Fete des Lumieres katıldı.

      Sadece Liyon’da, 8 Aralık’ı içine alarak gerçekleşen bu festival, Meryem Ana’ya şükranlarını bildirmek amacıyla pencerelerinin önüne mum koyarak başlamış. Eminim sadece mumlar olsa bile harika bir manzara olurdu. Ama artık teknolojinin nimetlerinden yararlanarak dört akşam boyunca insanlara görsel ve duysal şölen yaşatıyorlar. Müziksiz gerçekten bir şeye benzemez o kadar emek.

      Bu fotoğrafları görüyorsunuz ya,

off ne kadar güzelmiş diyorsunuz ya...

Bunları şimdi 10’la 100’le filan çarpın. Çünkü o an anlatılmaz yaşanır.

Müzik, resimlerin birbirini takip ederek oluşturduğu filmler ve o kalabalık, o ortam,

sıcak şarap, kafeler olayı bambaşka bir boyuta taşıyor. Umarım siz de 6-9 Aralık arası olan bu festivale bir gün katılma şansına erişirsiniz ve de beni ziyaret edersiniz.

      Festivalin maskotu Le Prince des Lumieres'i -Işıklar Prensi- pek çok gösteride kullanmışlar.

      Buse'ciğim bu fotoğrafı çekerken sen geldin aklıma:) Bir de sıcak şarap içerken.

      İlk gittiğimiz nokta Çin konseptini taşıyordu. Ağaçların arasından geçerken insan kendini başka bir gezegende gibi hissediyor. Çok mistik bir yer. Biraz kalınca iç sesinizi duymaya başlıyorsunuz. Biraz uzun kalınsa kafayı yemek zor değil gibi görünüyor. İşin içine ortama uygun müzik, kuş sesleri de girince böyle hissetmek bir mecburiyet oluyor.

      Sokakta gezen bu canavarı son anda yakaladık. Bir kaç saniye sonra üzerindeki baterist ve diğer kurbağalar müzik aletlerini toplayıp gidecekler.

      Oldukça uzun bir tünelin başında ve sonunda bulunan ışık çeşmeleri.

Soğuk havada birazcık ısınmak için iyi gelen bu kilometrelerce uzunluğundaki tünelde pek çok değişik gösteri vardı.

      Liyon'un simgelerinden biri olan La Basilique Notre Dame de Fourviere her sene ışıkla boyanıyor. Biz ona kısaca Katedral Discotek diyoruz.
      Şehrin dört bir tarafına yayılmış 70-80 arası ışık gösterisini izlemek pek kolay değil. Hele ki sadece bir akşamınız varsa. Bu 80 gösteriyi 4 parkura ayırmışlar. Şehrin içine arabalar alınmadığı için, ister tabanvayla ister bisiklet kiralayarak gezebiliyorsunuz. Hemen hemen her yerde festival broşürlerini, haritalarını bulmanız mümkün. Zaten yoksa da zencefille gezinip duran turizm bilgi noktalarına başvurabilirsiniz. Biz haritamız olmasına rağmen biraz fazla yol kat ettik (kısaca kaybolduk) ve sadece 10-11 tanesini görebildik. Yine de bize yetti de arttı bile. Bana gelecek seneye kadar bu kadar Işık Festivali yeter.


8 Aralık 2013, Chambery

3 Aralık 2013 Salı

Seni Yenmeye Geldik İSTANBUUUL!!!


      Türkiye tatilimin büyük bir kısmında İstanbul’daydım. Bir defa ülkeye giriş-çıkışı İstanbul’dan yaptım. Birinci haftamın sonunda da kocamı karşılamak için oradaydım. İki gün sonrasında ise Lüksemburg’dan arkadaşımız Ruben gelecekti, İstanbul’u gezdirecektik. Konaklamayı ne yapacağız derken, kardeşim gibi sevdiğim arkadaşım Pınar (Yalakalık olsun diye söylemiyorum, liseden ve de üniversiteden çok yakın arkadaşımdır.) hızır gibi, evine davet etti bizi. Sağolasın canım senin hakkın ödenmez valla. Sonra misafirimizi, nasıl en güzel şekilde gezdiririz düşüncesi sardı. Topkapı’yı gezelim, Sultanahmet’e gidelim, 

İstiklal şart, Kız Kalesi, Adalar, 

 ve Martılar, derken beş gün doluyor zaten. Ama bizim evdeki hesap çarşıya uymadı, nasıl mı? Aslında oldukça traji-komik bir hikaye. Biz Ruben’i hemen havaalanından alıp yemeğe gideceğimizi düşünürken, uçağı rötar yapmamış olmasına rağmen (Biliyoruz; çünkü bize imdaat, uçak park konusunda sıkıntı yaşıyor beni yalnız bırakmayın, diye bir mesaj atmıştı:), çıkışı bir buçuk saat kadar gecikti. Çıktığında ise sırtında minik bir çantası vardı. E bavul, dediğimde ise, bavulun bir saat sonra verileceğini öğrendim. Bazı yolcuların bavullarında sıkıntı varmış.

 Bilgi almak için THY’nı aradığımda ise “Ablacığım, doğru düzgün anlatsana derdini, bir şey anlatamıyorsun.” dediler kibarca. THY çalışanının dolmuş şoförü gibi konuşmasını beklemezdim açıkçası. Açıklama olarak da arkadaşımın bavulunu almadan çıktığını söyledi. Biraz salak muamelesi gördük açıkçası. Hizmette sınır tanımayan THY’ları Ruben’i içeri aldı ve bir süre içeride tuttuktan sonra bavulun orada olmadığına ve kargo ile gönderilmesi gerektiğine karar verdiler. Ertesi sabah bir telefonla uyandık. Kargo gelmiş; ama evi bulamadıkları için geri dönmüş. Telefon numarası yabancı olduğu için de aramayı gerek görmemişler. Görevli bey bir saat içinde geri geleceğini söylediğinde umutlanmıştım;  ama iki saat sonra aradığımda, saat yedi dağıtımını beklemem gerektiğini söylediler. Nihayetinde  o gün akşama kadar beklenildi ve yine bavul yok. Ertesi gün ise 29 Ekim’di. O gün çalışıyor olmalarına rağmen, kafaları tatile gitmiş sanırım; çünkü köşedeki dükkanın kapalı olmasını mazeret göstererek, kapıyı bile çalmadan evin önünden geçip gittiğini, büyük bir rahatlıkla söyledi kargocu. Yani böyle bir şey bir tek filmlerde bir de Türkiye’de olur işte. Bu arada dükkanla bir bağlantı kurmaya çalışmayın; velhasıl kelam yok öyle bir şey, dükkanda değil normal kimseler gibi evde kalıyoruz. Benim canım arkadaşım Pınar aradı bu sefer THY’larını. Biraz sonuca ulaşır gibi oldu. Yine de bavul ancak akşam teslim alınabilinmiş. Alınabilinmiş dedim; çünkü canım Pınar’ım bizi, zaten az günümüz olduğu için azad etmişti. Bu arada kargocu sinir bozan birkaç kelime etmeyi de unutmamış.

 Evet, çıldırmak konulu yazıma hoşgeldiniz!

En azından çantamız kayıp bavul cennetini boylamadı. Neyse Ruben de Türk gelenek göreneklerini böylece en ön sıradan öğrenmiş oldu. Hayatı çekilmez kılan küçük problemler (Türk usulü), arkadaşlık, dostluk, misafirperverlik, 


Hasan’ın parmak ısırtan kahvaltısı (çok sağol dostum ya, senin yüzünden hazırladığım hiçbir kahvaltı beğenilmez oldu), Türkiye’deki salgın hastalıklar, kocakarı ilaçları, Boğaz’ın eşsiz görüntüsü,

 600 000 km’de hala çalışabilen taksi, beş dakikada bir kıtadan ötekine geçebilmek, yürüme becerilerinin Avrupa’dakinden derece olarak kat be kat fazla olmasını gerektiren kaldırımlar vs. hepsini tanıttık misafirimize. Gece yarısı hala dolu olan İstiklal, dışarıda yenen bilimum abur cubur, ıslak hamburger (Bambi ya da Kızılkayalar olmamak kaydıyla), nargile,

her gün dozaj arttırımına gidilen çay başta olmak üzere hepsine de bayıldılar. Örneğin eşim kendisini Türkiye’de daha huzurlu hissettiğini söyledi. Yeterince tanımadığından olsa gerek diye düşünüyorum hala; ama onun açıklaması da şöyle; herhangi birine yanlışlıkla çarparsan Fransa’da kavga çıkarmış (pek zannetmiyorum), ama burada insanlar bu konuda bile rahatlarmış. Pardon deyip geçiyormuşsun. Hatta bazen o kadar kalabalık oluyormuş ki, çarpmadan yürümek imkansızmış. Bak bu konu da haklısın işte! Bir keresinde de bir kafede çay içerken, birisi çantasını unuttu. Garsonlardan biri arkasından koşa koşa çantasını götürdü. O an ağızları açık kaldı. Vaay bee ne fedakar, ne iyi yürekli insanlarınız var, diye. Evet Fransa’da o içtenlik yok gerçekten. Hemen hemen herkes birbirine günaydın, hoşçakalın demek zorundadır; ama kimse birinin ardından çanta götürmez. Canım memleketim bir an sevesim geldi seni. Uyyy yerim seni yerim:)
      Tüm bu problemlere rağmen arkadaşımız Ruben hiçbir an gülümsemesini eksik etmedi. Biz onu neşelendireceğimize, o bizi neşelendirdi. Zaten onun sinirlendiğini, somurttuğunu hiç görmedim. Dediğim gibi çok neşeli ve şakacı bir insandır. İspanyol olmasının da bir nebze katkısı olmuş olabilir elbette.
     
      Nihayetinde birlikte güzel zamanlar da geçirdik.  Kınalı Ada’ya gidip bisiklet kiraladık (eşim adını hatırlamadığı ve kedi-köpek nüfusu insan nüfusunu katladığı için, köpekli ada diyor), Anadolu yakasında Kadıköy’ü gezdik, 

 Sultanahmet’te köfte, Ortaköy’de kumpir yedik, Tophane’de nargile içtik, İstiklal’i, Bebek’i gezdik. Ruben elindeki mısırla ne kadar da mutlu!

 Ayrıca Yere Batan Sarnıcını'da çok beğendiler. Beğenilmeyecek gibi değil ki! Benim en çok sevdiğim yerlerden birisi olması boşuna değil.

Bir gün de Topkapı’yı gezecektik; ama meğer Topkapı Sarayı Topkapı’da değilmiş. Vaktimiz kalmadığı için orayı gezemedik. 

Bir dahaki sefere kesin Kız Kulesi ile birlikte bu etkinlik de tamamlanacak. İstanbul bir yana, en çok Türk misafirperverliğini gösterebildiğimiz için mutluyum. Teşekkür ederim canım arkadaşlarım. 

Siz olmasanız bu kadar güzel geçmezdi İstanbul gezimiz. Hepinizi çok öpüyorum. 

 2-3 Aralık 2013 Chambery-Lyon