30 Eylül 2013 Pazartesi

Ne Anlarım Ben Mangadan?!

      Hiçbir bilgim olmadığı halde mangalar hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Aman ne kadar ilgi çekici bir giriş yaptım. Bu da benim marifetim işte. Tabi siz şimdi hangi manga diye düşüneceksiniz, haklısınız. Askeri manga mı, müzik grubu manga mı, ne? Onlardan da başka yerde söz ederiz; çünkü bu, çizgi roman olan manga. Çok da ukalalık etmek istemiyorum, çünkü gerçekten bir bilgim yok. Bir tek Japon olduğunu biliyorum. Sanırım çizgi film de oluyormuş. Bunların hastaları oluyor, onu biliyorum. Naruto, Kakashi diye bir şeyler duydum, onları biliyorum. Biraz uzak kaldığım bir konu manga. Sadece bir iki defa izledim. Onlar da biri eşimin, ötekisi ise kardeşi sayesindeydi. Onları da kısa oldukları için izlemeyi kabul ettim. Bildiğim kadarıyla mangalar oldukça uzun da oluyorlar. İkisi de sadece ve sadece 25’er bölüm civarındalar.

      Bunlardan biri Mushi-shi. Kendisini mistik, karizmatik, melankolik olarak tanımlayabilirim. Çizgileri çok estetik ve sözleri özenle hazırlanmış, şiir gibi. Yani orijinal dilinde izlemeniz tavsiye edilir. Hele Japonca başladıktan sonra İngilizcesi kulağa çok kötü geliyor.

      İkincisi ise Jungle wa itsumo Hare Nochi Guu. Bu da ilk gördüğümde bu ne ya, çocuk çizgi filmi, deyip, eşimin ısrarıyla izlemeye başlayıp, devamında bayıldığım bir manga. Cingılı hala aklımda. Dıtdıdıtdıtdıtdıtdıdıtdıtdııdıdıt. Bir şey anlamadınız haliyle. İzleyince anlarsınız. Kelimenin tam anlamıyla geyik bir çizgi film. İzlemediyseniz tavsiye ediyorum. Sonra bana teşekkür edersiniz. Sesli gülme garantiliJ

      Evet gerçekten tüm dikkatleri üstüme topladığıma göre, niye bilmeden etmeden mangalar hakkında konuşmaya çalışmama geleyim. Manga hastaları grubuna dahil ettiğim, çok sevdiğim bir arkadaşım bana, hem de bana bu hafta sonu Paris’te bir Manga ve Bilim Kurgu Gösterisi olacağını söyledi. Eminim benim yerimde olsa; koşa koşa giderdi. (Tren daha mantıklı olurdu, evet.) Bir daha ki sefere umarımJ Ben de bu bilgiyi sizlerle paylaşmak istedim. Gitmek isteyip de haberi olmayan öğrensin, duyduk duymadık, denmesin diyeJ Bir yandan da buradaki, yani Fransa’daki, Chambery’deki Türklere bir şekilde haber kaynağı olmak gibi de bir amacım var aslında. Şimdilik çok fazla takipçim yok buralardan; ama yavaş yavaş oluşmaya da başladı. Çok mutlu edici bir haber bu benim için. Hatta yorumlara bu bilgilerin işe yararlığı hakkında fikirlerini belirtirlerse de çok sevinirim. Teşvik açısındanJ

      Gösteride animasyonlar, dans ve şarkı yarışmaları, konferanslar, indirimler, bilgi yarışmaları ve pek çok başka etkinlik yapılıyormuş. Çocuk programı gibi geliyor kulağa biliyorum; ama onların kendilerine has usulleri vardır diye düşünüyorum. Bakınız Big Bang Theory.

      Sabah 9’dan akşam 7’ye kadar sürecek olan gösteri, 5 ve 6 Ekim'de Paris Porte de Versailles’da gerçekleşecekmiş. Davetliler arasında William Simpson, Alexis Cruze, Masashi Kudo, Talent Caldwell, Game of Thrones ve Harry Potter’da oynayan Natalia Tena, taçsız kral Pele, Fenerbahçeli Cemil ve Türkiye’den Yıldıray Çınar var. Her ne kadar ilgimi çeken bir konu olmasa da böyle (sanırım önemli de bir gösteri bu camia için) bir gösteride bir Türk’ün de bulunması, orada onun adını görmek gururlandırdı beni. Eğer sizin de ilginizi çekiyorsa daha ayrıntılı bilgi için http://www.parismanga.fr/.

      Genel kültürümün artması açısından manganın ne olduğunu basitçe anlatabilecek bir baba yiğit çıkarsa da pek sevinirim. Bütün Japon çizgi filmleri manga mıdır? Amerikalı’lar da manga yapabilir mi? Zeki Müren de bizi görecek mi? (İyice cıvıttın İpek!) Örneğin Şeker Kız Candy, The Last Airbander Avatar, Sailor Moon, Pikaçu, Pucca, Hayao Miyazaki’nin ürünleri bu manga, hayır o manga değil çelişkisinin neresinde kalıyorlar? Teşekkürler, iyi günler.
29 Eylül 2013/Chambery

Düzeltme: Birkaç arkadaşımın beni bilgilendirmesiyle; Japon çizgi filmlerinin anime, çizgi romanlarının manga olduğunu öğrenmiş bulunmaktayım. O zaman son paragraftaki sorumu adı geçen çizgi filmler anime mi değil mi diye değiştiriyorum. Egemen'e ve Işıl'a teşekkürlerimle.(4 Ekim 2013)

28 Eylül 2013 Cumartesi

Ne ki Bu Via Ferrata?

      Dün eşimle klasik bir pazar geleneğimiz olarak via ferrataya gittik. Genelde pazarları spor yapmaya gayret ediyoruz. Kışın snow board, yazın tırmanış\via ferrata. Siz bunlara bisiklet, paten, trekking, yüzme, dalış, yamaç paraşütçülüğü, binicilik, kano vs yi de ekleyebilirsiniz. Bulunduğumuz bölge daha önce de söylediğim gibi spor cenneti, yok, yok!

      Şimdi via ferratanın ne olduğunu bilmeyenler için hemen açıklıyorum. Demir üzerinden ya da demirli yol diyebiliriz. Bildiğim kadarıyla, birinci dünya savaşı sırasında İtalyanların dağlarda daha çabuk hareket edebilmek için keşfettikleri bu yöntem, spor olarak günümüzde yerini bulmuş. Dağlara, taşlara demir basamaklar çakmışlar. Merdivene benzetebiliriz biraz. Tabi bir de güvenlik kordonu var. Buralardan tırmana tırmana dağları tepeleri aşıyorsunuz. Hiç bir gözetim altında olmadan, ister arkadaşlarınızla, ister tek başınıza yapabileceğiniz bu aktivite için hiç bir ücret de ödemiyorsunuz. İlk duyduğumda benim için sürpriz olmuştu. Ücretsiz mi? Ah ha!!

      Bazılarında maymun köprüleri veya mağaralar da var. Genellikle harika bir manzara eşliğinde tırmanıyorsunuz. Göller, ormanlar, güzel sevimli kasabalar vs. Genellikle dedim; çünkü bir keresinde kayak merkezi manzaralı, ayrıca derece olarak basit bir via ferrata yapmıştık. Biraz sıkılmıştım açıkçası. O yüzden genellikle dedim. Yoksa manzara süper:) Kesinlikle harika bir duygu. Kıskandırmak gibi olmasın ama… Fransa’da yüzün üzerinde via ferrata varmış ve çoğu da benim bulunduğum bölge olan Alpler'deJ Derece derece zorlukları var, basitten(-) aşırı zor(+)’a kadar. Ben şimdilik en fazla zorda tırmanabiliyorum. Tırmanış yeteneklerim bu kadar; ama eşim aşırı zor(+) u gayet rahat yapıyor. Bu iş için biraz da yürek lazım. Onca yüksekten düşmek de var işin ucunda; ama birazcık dikkat, her şeyi hallediyor. Yukarıdaki fotoğrafta rehberleri ile birlikte 12-13 yaşındaki ve belki de daha genç tırmanışçıları görüyorsunuz. 

      Özellikle benim bulunduğum bölgede hemen hemen herkes tırmanışın bir ucundan tutmuş durumda. Bir keresinde 3-4 yaşlarında bir kız çocuğunun babasıyla birlikte kaya tırmanışı yaptığını görmüştüm. Bu unutabileceğim bir manzara değil açıkçası.

      Ben ne harika bir tırmanışçıyım, ne de muhteşem kaslarım var. Hatta dünyanın en kassız insanı bile olabilirim. Sadece yüksekten korkmuyorum ve bu işten zevk alıyorum. Ki yüksekten korktuğu halde, sırf korkularını yenebilmek için bu işe girişenler var. Yani diyeceğim odur ki eğer via ferrata yapma fırsatı bulursanız, kaçırmayın.

      Tırmanış malzemesi olarak kask (önce güvenlik), tırmanış kemeri ve via ferrata için özel klipsli, y şeklinde, şok emici. Temel malzemeler bunlar. Eğer malzemeniz yoksa kiralayabilecek bir yerler bulabilirsiniz. İkincil olarak rahat bir spor ayakkabısı, rahat spor kıyafetleri (mümkünse dizi kapatan bir şeyler tercih ediyorum), güneş gözlüğü (spor için özel olursa avantaj, kırılma durumları falan yani), güneş kremi, bolca su, yiyecek bir şeyler (sandviç, bisküvi, kuruyemiş vs) ve tüm bunları koyacak bir çanta. Sonra değmesinler keyfinize.

      Evde oturup televizyon seyretmek, alışveriş merkezlerinde fink atmak yerine açık havada, dağda bayırda fink atınJ. Türkiye’de böyle olanaklar yok, demeyin. Açın interneti (ki zaten açık şu anda), bulunduğunuz şehirdeki yürüyüş kulüplerini, doğa kulüplerini araştırın. Ankara’dakilerden bir tanesi Doğa Gezginleri Derneği. Dernek üyeleri çok güzel insanlar ve bir o kadar da güzel rotaları var. Tırmanışa onların sayesinde başlamadım belki; ama eşimle tanışmama da büyük katkı sağladıklarını söylemeden edemiyciğim. Size gerçekten müteşekkirim. Sağ olun, var olun. Bulunduğunuz şehirde bu kulüplerden yoksa; size en yakın büyük şehirdekilere bakın. İllaki bir şeyler bulursunuz. Yeni bir sosyal ortam edinirsiniz. Ama benim belim ağrıyor, kolum ağrıyor, gözüm ağrıyor demeyin. Spor yapmak pek çok derde deva. Eskiden sırt ağrısından duramayan bir ablamız, şimdi canavar olmuş milletin çantasını (el çantası değil, tırmanış çantasını kastediyorum) taşımasına yardım ediyormuş.

      Dün gittiğimiz via ferratanın adı Roc du Vent’di. Fransa’nın en güzel via ferratalarından biriymiş. Gözlerimle de gördüm, gerçekten öyle. Albertville’den yarım saat kadar uzakta. 2360 metre yüksekliğinde. Virajlı yollardan, uçurumlardan, ormanın içinden, şelalenin yanından geçerek harika bir barajın yanına ulaşıyorsunuz.

      Başlangıç noktasına ulaşmak için park yerinden elli dakika kadar yokuş yukarı yürüyorsunuz. Oldukça dik bir yokuştu bana göre. Birkaç defa durmak, dinlenmek istediysem de, eşim durursak bir daha yürümeye başlamanın çok daha güç olacağını söyledi. En sonunda ağlıyordum, sanırımJ Ama bir kere via ferrataya başlayınca ne yorgunluk kaldı ne bir şey. Güle oynaya tırmandık tepeleri.

      Harika bir manzara. Muhteşem çiçekler. Hava desen, ilaç gibi. Dedim öldükten sonra böyle bir yere gelmek istiyorum. Cennet böyle bir yer olmalı herhalde. Louis Armstrong ‘un da dediği gibi “What a wonderful world. (m)ouuh yeaaa”. Umarım siz de bu kadar güzel yerler görme şansına erişirsiniz. Tabi benim fotoğrafla oynama yeteneklerim paint değil, ana okul terk olduğundan, böyle son zamanlarda görmeye alışık olduğumuz fotoşop ucubesi bir şey çıktı ortaya (ayrıca RTÜK’e saygılar). Yoksa gerçekten güzel bir yerdi.

      Ama ikinci ineğin çiçeğini biraz daha yakından göstermek isterim; çünkü o bir edelweiss. Almanca'dan gelen bu isim, asil beyaz anlamına geliyor. Sadece Alpler’de bulabileceğiniz bu çok da gösterişli olmayan çiçek, pek nadir olduğundan koparmak yasak. Yakalanırsanız…hımm yakalanmamaya çalışın, ya da en iyisi hiç koparmayın, cidden sağlam ceza ödetiyorlar. Ayrıca edelweiss İsviçre’nin milli simgesi. İsviçre’den ya da Alpler'den alacağınız hediyelik eşyaların üzerindeki çiçek resimleri muhtemelen edelweisstır. Eski yerel geleneklere göre evlilik günü damat, geline bir buket edelweiss sunmak zorundaymış. Ben bir demet keçeye benzeyen garip çiçek alsam, bilmem evlenme konusunda kararlılığımı korur muydum?! Saflığın ve aşkın sembolü sayılan edelweiss bir söylentiye göre, Hitler’in de en sevdiği çiçekmişJ Ne işe yarar derseniz hayati bir önemi yok; ama çikolata, likör, kozmetik ve ilaç sanayinde kullanılıyormuş. Bi de koparırsan ceza ödetiyorlar işte, ülke ekonomisine katkı sağlıyorsun.

      Bunlar da öylesine çektiğim çiçekler. Adları da üzerine sinek konmuş beyaz çiçekle, arka plandaki mor çiçök.
      İki-iki buçuk saat süren bir tırmanışın ardından (tırmanış yer yer inişleri de kapsıyordu) bir mağara girişine geliyorsunuz. Girişi görmek biraz zor. Yani ben bir mağaraya ulaşacağımızı bilmeseydim farkına varmadan önünden geçer giderdim. Belki de bilerek girişini bu şekilde yapmışlardır; çünkü bu mağara da ikinci dünya savaşı sırasında yapılmış. Kullanım amacını bilmiyorum; ama başımızda fenerlerimiz, yanımda da kocacığım olmasaydı baya korkardım. Yeterince tırstım zaten. Tabi kocamın beni ayrıca korkutmasını da unutmamak gerekJ Neyse efendim mağarada biraz soluklandıktan sonra bir patikaya çıkıyorsunuz ve yaklaşık yirmi dakika sonra, yine park yerine ulaşıyorsunuz. 300-400 civarı fotoğraf çekmişim farkına varmadan. Her beş dakikada bir durmuşuz yani. Kayın babam fotoğrafları görünce kızım bunları çekmek için kendinizi iki kat yormuşsunuz, dedi. Haklıydı da. Eve geldiğimizde kendimi koltuğa attım ve hiç kımıldayamadım yorgunluktan; ama hepsine değer, harika bir gün geçirdik. Dilerim sizin de gününüz güzel geçmiştir.


22-23/07/2013, Chambery

23 Eylül 2013 Pazartesi

Fransa’nın Bit Pazarları; Braderieler


      Bizim Chambery’de her ayın ikinci cumartesi öğleden sonraları, St Leger meydanında bitpazarı kurulur. Adına da Braderie derler. Eski elbiseler, kitaplar, sandıklar, bisikletler, bardak, çanak, çömlek ve bir sürü ilginç şey bulmanız mümkündür. Dolaşması keyiflidir. Çok kalabalık olmaz; ama insana da hasret bırakmaz.

      Ama çok özel bir şey bulmadıkça oradan alışveriş yapmanızı tavsiye etmiyorum. Benim gördüğüm kadarıyla fiyatlar biraz uçmuş. Sanırsın biti altın kaplayıp, satıyorlar. Ya da hepsi eşi bulunmaz sanat eseri, bilemiyorum eksper değilim. Zaten şu bir yıl içinde bir defa görme fırsatım oldu. Çok da bir şey kaybetmemişim.

      Bu yazıyı asıl hazırlama sebebim; Grandes Braderie. Yılda iki defa, nisan ve eylül aylarının son hafta sonlarına gelecek şekilde büyük bitpazarları kuruluyor. Örneğin bu sene 29 Eylül Pazar günü açılacakmış Chambery’de. Burada görme şansım hiç olmadı. Bu seferkini heyecanla bekliyorum. Birkaç tane diğer şehirlerde gezdim. Onların tarihleri biraz daha değişik; ama aynı dönemlerde yapılıyorlar.

      Eşim gibi alışverişten nefret eden biriyseniz, oradan da nefret edeceğiniz kesin; çünkü tozlu tabaklar, kartpostallar, lambalar, sandalyeler, resimler vs. aklınıza gelebilecek tavan arasına konmuş ve unutulmuş ne varsa hepsi orada. Bir şey almayacak olsam da, eşimin aksine böyle yerlerde gezinmeyi çok severim. Hepsi tarih, yaşanmışlık, kültür ve tabii ki toz kokar. İnsanların geçmişte neler kullandıklarına bakarak, neler yaşadıklarını tahmin etmeye çalışırım. Nereden alınmışlar, kim yapmış, neyle yapmış bunları merak ederim. Ayrıca fiyatları da çok uygundur. HihiJ

      Pazarlığa da açıklar. Kesinlikle pazarlık etmeyi unutmayın. Çekinmeyin. Sayıları bildiğiniz sürece* fazla bir Fransızca’ya da ihtiyacınız yok kanımca. Özellikle gün sonunda tüm kozlarınızı kullanabilirsiniz. Pazarlığın dibine vurun. Bunlar Avrupalı, ayıp olur şimdi, demeyin. Amma dişliymişim ben de yalnız, bildiğim kadarıyla kanımda Kayserililik de yok ama…J Sonuçta çöpe atacaklarına oraya getirmişler, fazla bir kayıpları olmaz yani.

      Grandes Braderie’de sadece ikinci el ıvır zıvır değil, birinci el gıcırlar da vardır. Dükkanlar depolarını boşaltmak için Braderie’leri beklerler. %90’a varan indirimler yaparlar (oh oh!). Eşimin buradan snowboardunu ve snowboard ayakkabılarını yarı fiyatına almışlığı da vardır. Evet, buna rağmen fikri değişmedi. Söylediklerine göre bütün şehir merkezi tezgahlarla kaplanıyormuş. Hem de geceleri de açıkmış. Bana biraz aşırı geldi. Hala inanamıyorum, görmeden de inanamayacağım. 24 saat boyunca yüzlerce insan, soğuk demeden, uyku düşünmeden tezgah başında mı bekliyor, hem de birkaç fazladan euro için. Demek ki sadece birkaç değilmiş, ya da fazladan. Tezgah parası da günlük 40 euro imiş. Gözleme yapan Türk bir teyzeye sormuştum Besançon’da. Bazen çok iyi kazanıyoruz, bazen de tezgah parasını bile çıkaramıyoruz, demişti.
      Çocuk ürünleri için ayrıca kurulan Braderieler varmış. Küçülenleri saklayacaklarına ya da atacaklarına bir iki euroya satıveriyorlar. Hem evde yer açılmış oluyor, hem de yeni kıyafetler için ceplerine 3-5 cent giriyor. Zaten çocuk kıyafeti dediğin nedir ki! En fazla 2-3 ay giyebiliyorlar. Hepsi yepyeni kalıyor yani.

      Gidemiyorum, oraları göremiyorum, diye de çok üzülmeyin. Bunların hiçbiri bir sosyete pazarı etmez. Oradaki sohbet, muhabbet, espriler paha biçilemez. Burada kafasına sutyen geçirmiş kimseyi göremedim henüz, o bize has bir hareket sanırımJ. Sonuç olarak, canım sıkıldığında, moral bulmak için gidebileceğim bir Perşembe pazarı burada yok maalesef. Neyse artısıyla, eksisiyle yaşayıp gidiyoruz işte. En büyük eksiğimiz Perşembe pazarı olsun yani, değil mi?

* https://www.facebook.com/parislikezban adresinden yavaş yavaş, sıkılmadan, Parisli Kezban’la Ufak Ufak Fransızca Dersleri ile bir iki bir şey öğrenmeniz de mümkün.

21 Eylül 2013, Albertville

17 Eylül 2013 Salı

Büyüyünce İkarus Olacak Chambery Otobüsleri

      Bu yazımda Chambery’deki otobüslerden bahsedeceğim. Dur yav en önemli şey otobüs müydü şimdi, dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız en merak edilen konu kaldırımlar, bekçiler, güvercinler ve otobüsler olmayabilir; ama birkaç dakika önce öğrendiğim bir şeyi sıcak sıcak paylaşmak istiyorum. Ayrıca evet önemli bir konu; çünkü yeni bir yere geldiğinizde, özellikle de o ülkenin dilini bilmiyorsanız, ulaşım büyük, gerçekten büyük sorun.

      İlk olarak otobüse nasıl binilir? Önce sol ayağınızı ilk basamağa… Yok yok oraları ben de biliyorum. Biraz daha ilerisini diyorum. Başlangıçta otobüs kartı nasıl alınır, daha doğrusu otobüse kartla mı biniyorlar, paralı mı, yoksa bazı Avrupa şehirleri gibi ücretsiz mi bunları bile bilmiyordum. O yüzden eşimle birlikte binene kadar hiçbir yere tek başıma kımıldayamadım. O hep, bu gün iş yerime gel de oradan gidelim, niye otobüs kullanmıyorsun gibi anlamsız cümleler sarf ederdi. Bilmiyorum, çekiniyorum deyince de, ne dediğimi anlamazdı. Kelimenin tam anlamıyla Fransız kalırdı. (Allaaam hep bu deyimi kullanmak için bekledim). Bilmemek, çekinmek falan bunlar yabancı kelimeler onun için. Ben size söyleyeyim de Chambery’e gelince dağdan inme gibi dolanmayın ortalıkta. Otobüsler beleş değil. Otobüse biletle biniliyor. Bileti tabac shoplardan ya da tek binişlik, gidiş-gelişlik, 24 saatlik alacaksanız otobüs şoföründen alabilirsiniz. Gidiş-gelişlik biletin avantajı, bileti aynı gün içerisinde kullanmak zorunda olmamanız. Bir yere gidip orada konaklayacaksanız iyi bir yöntem. 24 saatlik bilet ise favorim. İstediğim yere, istediğim kere tek bir biletle gidebiliyorum; ama adından da anlaşılacağı üzere 24 saat içerisinde. Tek binişlik bilet 1,30, diğer anlattıklarım 2,60 euro. Bunların dışında 10’luk, haftalık, aylık ve yıllık sınırsız çeşitleri de var. Yıllık sınırsız 26-65 yaş arası için 300 euro civarı bir şeydi; ama eğer öğrenciyseniz, 26 yaşından küçük veya 65 yaşından büyükseniz 100 küsur euro olması lazımdı. En iyisi ayrıntılı bilgi için http://www.bus-stac.fr/tarifv2/index.asp?rub_code=7&thm_id=33&gpl_id= 
      Bileti aldınız; sonra otobüsün içindeki bir makineye takıyorsunuz. O gerekli bilgileri yazıyor ve işlem tamam. Bazen iki tane makine oluyor. Bir tane kapı girişinde, bir tane de daha sonra; kapı girişinde tıkanıklık yaratmamak için. Burada da ne tıkanıklık olacaksa?
             
      Gelsinler de yağmurlu havada Ankara otobüslerini görsünler. Çığlık çığlığa kaçarlar herhalde. Bu arada biletinizi yerlere atmıyorsunuz (zaten biz hiç yere çöp atmayız). Zira bilet henüz çöp özelliği kazanmadı; çünkü otobüse arada bir kontrolörler biniyor. Biletsiz yakalanırsanız ayvayla beraber bir de güzel ceza yersiniz. Tavsiye etmiyorum.
      Otobüste her durağa gelmeden önce, durağın ismi anons ediliyor ve bir panoda ismi geçiyor. Eskişehir tramvayları gibi. Siz de durağa gelmeden ikaz düğmesine basıyorsunuz her normal insan gibi. Sonra otobüs durakta duruyor. Siz kapı açılsın diye bekliyorsunuz her normal otobüste olduğu gibi, ama kapı açılmıyor; çünkü oradaki düğmeye basarak sizin açmanız gerekiyor. Yani demek ki normal, göreceli bir kavrammış. İlk gördüğümde iyi ki yanımda kocam var, yoksa burada kısılıp kalırdım, demiştim. Neyse ki şoför aynadan kontrol ediyor da basıp gitmiyor ya da siz çocuğunuzla inerken, ayağınız burkulup topalladığınız zamanlarda, siz daha basamaklardayken bana ne, inseydi, ölürse ölsün deyip, çekip gitmiyor. Siz de inerken “Merci, au revoir!(Teşekkürler, iyi günler)” diyorsunuz. Şoför de “Au revoir!” diyor. İnsan gibi vedalaşıp gidiyorsunuz. İlk zamanlar çok acayip gelmişti, şoföre iyi günler dileyince, cevap almak. Bildiğiniz gibi bizim ülkemizde iyi günler deyince, ilk defa duymuş gibi tuhaf tuhaf yüzünüze bakıyorlar. Sonra siz de vazgeçiyorsunuz normal selamlaşma yöntemlerinden. Anormalini henüz ben de bulamadım. Yazık, eşim Türkiye’ye geldiğinde taksiciye “Merhaba” demişti de adam sanki küfür yemiş gibi yüzüne bakmıştı. Ben de yabancı o, iyi günler demek istedi, deyince; benim de yüzüme öyle bakmıştı. Ben de boş ver kes umudu bundan, demiştim eşime.

      Chambery otobüs hattı. Her ne kadar Moskova veya Tokyo metro hattı kadar gelişmemişse de gerek de yok zaten. Çok da büyük bir yer değil yani. Çoğu yere yürüyerek bile gidebilirsiniz. Unutmadan küçük bir uyarı. Merkezdeki otobüsler iki farklı tarafa giderler. Ankara'daki gibi düşünebilirsiniz.  Yani örneğin 2 numaralı otobüsün biri kuzeye giderken ötekisi güneye gider. Hangisine bineceğinize dikkat edin. Küçük şehre geliyorsunuz diye küçümsemeyin. Chambery'nin de bir gururu var yani.
      Burada otobüsler saatle çalışır. Yani otobüs saatlerine uyarlar. Otobüs duraklarında asılan listeler var ya, onlar gerçekmiş! Dakikayla yazıyor adamlar. 16:47 gibi. Hangi gün hangi saatte geleceği yazılı ve o saatte geliyor. İnanılmaz bir şey. Adamlar yapmış. Gerçekten müthiş. Medeniyet böyle bir şey arkadaş! Biraz Almanya gibi. Almanya’ya gittiğimde otobüs iki dakika geciktiğinde arkadaşım nerede bu otobüs, olmaz böyle şey, diye söylenmeye başlamıştı. Ben de ona katıldım; rezalete bak, Almanya diye geldik, şu düştüğümüz duruma bak J Fransızlar biraz daha rahatlar neyse ki. Otobüs hareket saatlerini, verdiğim linkten öğrenebilirsiniz. Hatta sitede şöyle de bir güzellik var. Siz nereden nereye gideceğinizi yazıyorsunuz; o da kaç numaralı otobüse binmeniz gerektiğini ve ne zamanlarda otobüs olduğunu söylüyor. Süper!

       Benim bugün öğrendiğim şey ise Chambery Belediyesi için küçük; ama insanlık için büyük bir adımdı. Bir arkadaşımdan aldığım bilgiye göre, her sene eylül ayında otobüsler 1 euro olurmuş. Hem de haftalığı. Normalde bir haftalık bilet 10 euro. Pazartesiden itibaren yedi gün boyunca 1 euroluk biletle sınırsız yolculuk edebiliyorsunuz. Duyduklarıma inanamadım. Niye ki dedim, dertleri neymiş? İnsanları otobüse binmeye alıştırıp daha mı çok para kazanmak istiyorlarmış? Pazarlama stratejisi herhalde. Gerçek nedeni ise; eylül ayında okullar açıldığı, millet tatilden döndüğü için yoğunlaşan trafiği hafifletmekmiş. Hadi canım sen de! Kesin bir iş var bu işin içinde. Kesin belediye iflasın eşiğinde. Daha sonra yolda gördüğüm bir otobüsün üzerinde “Semaine a 1 euro (haftalığı 1 avro)” yazıyordu. Demek ki duyduklarım doğruymuş. Böyle acayip şeyler de oluyor yeryüzünde. Bir tek bu değil elbet; ama hepsi sırayla. Şimdilik otobüsten bu kadar. Herkese iyi günler.
                                          16 Eylül 2013, Chambery

12 Eylül 2013 Perşembe

12 Eylül'de Gezi-yorum

      Canım ülkem Türkiye’m her ne kadar keşmekeş içinde de olsa, ekonomik bunalımlar, işsizlik, umutsuzluk, mutsuzluk içinde de olsa, bilim, ilim basamaklarını ne kadar gerisin geri koşuyor da olsa, orada bir vatan var uzakta için için hasretini bugün biraz daha fazla çektiğim. Her anını yaşamak istediğim, arkadaşlarımla kol kola dolaşmak istediğim, kebabını yemek istediğim, atmosferi delercesine ciğerleri yakan havasını solumak istediğim. Manyak mıyım, neyim ben ya nelere hasretmişim meğersem?! Kebap kısmı tamam da…Mesela o ciğerleri yakan gazlar falan da neyin nesi? Açıkçası orada olup bu tarihi anları fotoğraflamayı çok çok isterdim. Onun yerine benim yerime çekenlerin fotoğraflarını paylaşmak durumunda kaldım. Kim yaşamış, kim yazmış, kim çekmiş, kim pişirmiş, kim yemiş bilmiyorum; ama hani bana hani bana diyen benim, o bariz belli. Bugün 12 eylül ve bugün üzücü şeyler yerine güzel şeylerden bahsetmek, belki de bir tebessüme neden olmak için bu yazıyı hazırlıyorum.

      Benim de masa üstü arka planım olan bu çalışmayla başlamak istiyorum. Hem vahşi değil, kafa göz yarılmaları gibi (insanlar hayatlarını kaybediyor ben neler diyorum, tövbe tövbe), hem olayı özetliyor. Anlayamadığım bazı ayrıntılar var tabi ama bence çok hoş olmuş.

      Benim favori duvar yazılarımdan biri. Gördükçe gülüyorum. Zaten bu durumda diyecek fazla da bir şey kalmıyor. Burası Ankara Karanfil 2 sanırım?

      Gülmekten kendimi alamadığım yazılardan biri daha. Ne kadar apolitik olduğumuzu güzelce özetlemiş.

      Hatta en önemli derdi pokemon olan bir nesilden söz ediyoruz burada. Apolitiklik yarışında başı çekerler bence. #Direnpokemon

      İnsanların derdi devrim, isyan falan değildi sanırım. Elf’lerle, jedi’ylarla, pokemonlarla, futbolcularla ihtilal falan olacağını pek zannetmiyorum yani. Bir birinden aşırı uç isteyen öğrenciden ne kadar başarılı bir devrimci olabilir ki? Sadece biraz saygı görmek istediklerini dillendirdiler bu insanlar. Bilemiyorum belki yanlış bir anlama oldu. İnsanlar vuruldu, gözlerinden oldu, canlarından oldu. Acı şeyler yaşandı nihayetinde.

      Ama güzel şeyler de oldu mesela, çok güzel bir çift insan tanışıp evlendi. Eminim başka çiftler de vardır tanışan, aşık olan onlar gibi.

      Ya da kütüphaneler kuruldu.

      İnsanlar yemeklerini paylaştılar.

      Yeteneklerini paylaştılar.

      Yeni çareler ürettiler. Drogba konusunda bazı şüphelerim var; ama çukulata iyi fikir bence.

      Yaza damgasını vuran müzik listeleri oluşturuldu örneğin.
1) İşini gerçekten çok iyi bilen (bunu sorgulamak bize düşmez haşaa), gönüllerin incisi, listenin birincisi sayın başbakanımızın “Biz Çok İyi Biliriz (Streisand Remix)” videosu
2) Çapulcular; ancak “Everyday I’m Çapuling” ile 2 numarada olabiliyorlar.
3)Severek dinlediğimiz Duman “Eyvallah” videosuyla maalesef 3.sırada yer alıyor. http://www.youtube.com/watch?v=UHnv6tGmIGI
4) 20 yıllık köklü Ankara Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın İbrahim Melih Gökçek’i de çeşitli versiyonları bulunmasına rağmen, en yaratıcı komiklik özelliğinden dolayı, orijinal “Kendim Ettim Kendim Buldum” videosuyla ağırlıyoruz. 
Ayrıca kendisinin twitter hesabını takip etmenizi tavsiye ederim. Resmen içinden komiklik fışkırıyor.
Ankara’da yaşayanlar bilir, çok yaratıcı bir başkanımız vardır.
      Mansiyon Özel Ödülü de Çipetpet Videosuna gidiyor. Koymasaydım içimde kalırdı.
      Bunlardan başka tencere tava havası gibi aslında çok da yeni olmayan havalar, iyice şöhret sahibi olmuştur. Bakalım gelecek haftalarda listemize kimler dahil olacak. Sizin de önerdiğiniz videolar varsa paylaşabilirsiniz. (şiddet, hakaret ve küçük düşürücü içerik bulunduran videolar listemizde yer alamayacaktır.)

      Bu arada espri anlayışına sahip tek kişi sayın başkanımız değil. Polisimizin de güldürme yetenekleri var. Aslında sadece polis top ten de yapabilirdik; ama şimdilik bu haberle yetinelim. 

      Şarkı sözlü duvar yazılarımızla devam edelim. İsmail Yk’dan “Bas gaza aşkım .”

       Büyük üstad Barış Manço’nun şarkısının gezi remixi ve son olarak every day I’m çapuling. Yazısını zaten paylaşmıştık. Daha da bildiğiniz varsa görmek isterim açıkçası.

      Son zamanlarda bi de yeni yeni süper kahramanlar ortaya çıktı. Superman, Ironman falan fasa fiso. Bunların tamamı yerli yapım. 

                                  
      Yakınlarda bu kahramanlara bir yenisi daha eklendi. Kaptan Kadıköy. Kaptan Amerika da neymiş. Koskoca Amerika bir Kadıköy edebilir mi? Belki de eder bilemiyorum:P Bizim mizah anlayışımız yeter hıh! Bu arada Kadıköy Belediyesi’ni twitterdan takip etmiyorsanız, pek çok insandan daha az gülümsüyorsunuz demektir.

                          
      En son olarak önceden ruh hastası tipler olarak tasavvur ettiğim Çarşı Grubu’nu hala ruh hastası tipler olarak görmeme sebep olan bu efsane twittle yazımı bitirmek istiyorum. Zaten hangimiz akıllıyız ki?
12 Eylül 2013 Chambery

9 Eylül 2013 Pazartesi

Chambery (Kalp Kalp)

       Şimdi biraz Chambery’den bahsedelim. Nerdedir, nedir, yenir mi, içilir mi? Chambery bir Fransız şehridir. “Şanberi” diye okunur. Hatta biraz Fransızca bilginiz varsa diye “n” nazal ne, “r” de bildiğiniz gibi yumuşak g’ye benzeyen ghıı gibi bir ses. Genelde arkadaşlarım Çamberi ya da Şanlıberi diye dalga geçiyorlar, geçsinler onlara da buradan selam. Bu arada herkes gördü ne kadar komik olduğunuzu. Hahahah:) Chambery merkez 56 bin, çevre köy, kasaba vs si ile birlikte 127 bin nüfuslu benim anladığım kadarıyla. Benim anladığım kadarıyla diyorum; çünkü şehir anlayışları biraz farklı bizden. Bin kişi bir araya gelip şehir kuruyorlar galiba. Anlamak biraz güç yani. Ama sineması, tiyatrosu, parkı, bahçesi, camisi, gece kulübü falan tam. Lokasyon olarak da çok şahane bir yer bulmuş kendine. Şekil olarak Ankara’ya benzeyen Fransa’nın güney doğusunda. İtalya ve İsviçre sınırlarına ve Lyon’a bir buçuk, iki saat uzaklıkta olan harika küçük bir şehir. (Onlara göre ortadan daha büyükmüş.) Yani canınız çekerse kahvaltıyı İtalya’da yapabilir, akşam yemeğini İsviçre’de yiyebilirsiniz. Öğleyi de evde yeyiverin, o kadar masraf yapmayın kendinize. Zaten bir günde üç ülke görmüş olacaksınız. Ama yok illa ben çılgınlık yapacağım diyorsanız, hafta sonuna İspanya’ya gidebilirsiniz. İspanyol kökenli arkadaşımın dahiyane fikriyle yemek yemek için Madrid’e giden sevgili kocam gibi mesela.

      Departman haritasında Chambery 73 nolu Savoie’da yer alıyor. Plakası 73, posta kodu 73000’dir. 38 plakalı yerde Grenoble, 69 numaralı yerde ise Lyon mevcut.
     
       Tarihi ve doğası da gerçekten büyüleyici. 1200 lü yıllarda kurulmuş, iki yüz elli yıldan fazla Savoie Dükalığı'na başkentlik yapmış. Bu fotoğraf cumhuriyetin kuruluşunu kutladıkları 14 Temmuz Ulusal Bayramı'ndandı. Chambery Fransız devrimine ve dolayısıyla cumhuriyete önemli katkıları bulunan Jean Jacques Rousseau‘ya da bir dönem ev sahipliği yapmış önemli, tarihi bir şehir.
      
      Ayrıca dağcıların, kayakçıların rüyalarının şehri. Burada bol bol dağ, taş, kaya ve de via ferrata var çünkü. Dünya’nın en büyük kayak merkezlerinden birkaçı buraya çok yakın. Ayrıca Avrupa’nın en yüksek dağı olan Mont Blanc’a da pek uzak olduğu söylenemez. Oraya da bi gitmek görmek lazım. Ben hala tırmanmak şöyle dursun turist olarak bile gitmedim o başka.Yazın sıcaklarda da serinlemek için Fransa'nın en büyük doğal gölü olan Bourge Gölü’ne gidebilir,yüzebilir, güneşlenebilir, dalabilir, kanoya binebilirsiniz, ne isterseniz yapabilirsiniz aslında.

        Dünya DddghslChambery'de pek çok yürüyüş ve bisiklet parkuru da mevcut. Örneğin La Doria'da yürüyüş yapmak çok keyifli. Ormanın içinden bir patika ile çok güzel bir şelaleye ulaşabilirsiniz. İsterseniz devam edip tırmanış rotalarına veya via ferratalara gidebilirsiniz. Bir diğer seçenek de işaretli parkurları takip ederek şehrin her yerinden rahatça görülebilen ya da şehrin her yerini rahatça görebilen manzara terasını yani Croix du Nivolet'i ziyaret etmek. Kısaca doğa sporları cenneti bir yer burası. Anlata anlata bitiremedim ki! Çünkü Chambery güzel bir şehir. Yavaş yavaş anlatacağım umarım.
 27 Haziran 2013 Chambery