28 Eylül 2013 Cumartesi

Ne ki Bu Via Ferrata?

      Dün eşimle klasik bir pazar geleneğimiz olarak via ferrataya gittik. Genelde pazarları spor yapmaya gayret ediyoruz. Kışın snow board, yazın tırmanış\via ferrata. Siz bunlara bisiklet, paten, trekking, yüzme, dalış, yamaç paraşütçülüğü, binicilik, kano vs yi de ekleyebilirsiniz. Bulunduğumuz bölge daha önce de söylediğim gibi spor cenneti, yok, yok!

      Şimdi via ferratanın ne olduğunu bilmeyenler için hemen açıklıyorum. Demir üzerinden ya da demirli yol diyebiliriz. Bildiğim kadarıyla, birinci dünya savaşı sırasında İtalyanların dağlarda daha çabuk hareket edebilmek için keşfettikleri bu yöntem, spor olarak günümüzde yerini bulmuş. Dağlara, taşlara demir basamaklar çakmışlar. Merdivene benzetebiliriz biraz. Tabi bir de güvenlik kordonu var. Buralardan tırmana tırmana dağları tepeleri aşıyorsunuz. Hiç bir gözetim altında olmadan, ister arkadaşlarınızla, ister tek başınıza yapabileceğiniz bu aktivite için hiç bir ücret de ödemiyorsunuz. İlk duyduğumda benim için sürpriz olmuştu. Ücretsiz mi? Ah ha!!

      Bazılarında maymun köprüleri veya mağaralar da var. Genellikle harika bir manzara eşliğinde tırmanıyorsunuz. Göller, ormanlar, güzel sevimli kasabalar vs. Genellikle dedim; çünkü bir keresinde kayak merkezi manzaralı, ayrıca derece olarak basit bir via ferrata yapmıştık. Biraz sıkılmıştım açıkçası. O yüzden genellikle dedim. Yoksa manzara süper:) Kesinlikle harika bir duygu. Kıskandırmak gibi olmasın ama… Fransa’da yüzün üzerinde via ferrata varmış ve çoğu da benim bulunduğum bölge olan Alpler'deJ Derece derece zorlukları var, basitten(-) aşırı zor(+)’a kadar. Ben şimdilik en fazla zorda tırmanabiliyorum. Tırmanış yeteneklerim bu kadar; ama eşim aşırı zor(+) u gayet rahat yapıyor. Bu iş için biraz da yürek lazım. Onca yüksekten düşmek de var işin ucunda; ama birazcık dikkat, her şeyi hallediyor. Yukarıdaki fotoğrafta rehberleri ile birlikte 12-13 yaşındaki ve belki de daha genç tırmanışçıları görüyorsunuz. 

      Özellikle benim bulunduğum bölgede hemen hemen herkes tırmanışın bir ucundan tutmuş durumda. Bir keresinde 3-4 yaşlarında bir kız çocuğunun babasıyla birlikte kaya tırmanışı yaptığını görmüştüm. Bu unutabileceğim bir manzara değil açıkçası.

      Ben ne harika bir tırmanışçıyım, ne de muhteşem kaslarım var. Hatta dünyanın en kassız insanı bile olabilirim. Sadece yüksekten korkmuyorum ve bu işten zevk alıyorum. Ki yüksekten korktuğu halde, sırf korkularını yenebilmek için bu işe girişenler var. Yani diyeceğim odur ki eğer via ferrata yapma fırsatı bulursanız, kaçırmayın.

      Tırmanış malzemesi olarak kask (önce güvenlik), tırmanış kemeri ve via ferrata için özel klipsli, y şeklinde, şok emici. Temel malzemeler bunlar. Eğer malzemeniz yoksa kiralayabilecek bir yerler bulabilirsiniz. İkincil olarak rahat bir spor ayakkabısı, rahat spor kıyafetleri (mümkünse dizi kapatan bir şeyler tercih ediyorum), güneş gözlüğü (spor için özel olursa avantaj, kırılma durumları falan yani), güneş kremi, bolca su, yiyecek bir şeyler (sandviç, bisküvi, kuruyemiş vs) ve tüm bunları koyacak bir çanta. Sonra değmesinler keyfinize.

      Evde oturup televizyon seyretmek, alışveriş merkezlerinde fink atmak yerine açık havada, dağda bayırda fink atınJ. Türkiye’de böyle olanaklar yok, demeyin. Açın interneti (ki zaten açık şu anda), bulunduğunuz şehirdeki yürüyüş kulüplerini, doğa kulüplerini araştırın. Ankara’dakilerden bir tanesi Doğa Gezginleri Derneği. Dernek üyeleri çok güzel insanlar ve bir o kadar da güzel rotaları var. Tırmanışa onların sayesinde başlamadım belki; ama eşimle tanışmama da büyük katkı sağladıklarını söylemeden edemiyciğim. Size gerçekten müteşekkirim. Sağ olun, var olun. Bulunduğunuz şehirde bu kulüplerden yoksa; size en yakın büyük şehirdekilere bakın. İllaki bir şeyler bulursunuz. Yeni bir sosyal ortam edinirsiniz. Ama benim belim ağrıyor, kolum ağrıyor, gözüm ağrıyor demeyin. Spor yapmak pek çok derde deva. Eskiden sırt ağrısından duramayan bir ablamız, şimdi canavar olmuş milletin çantasını (el çantası değil, tırmanış çantasını kastediyorum) taşımasına yardım ediyormuş.

      Dün gittiğimiz via ferratanın adı Roc du Vent’di. Fransa’nın en güzel via ferratalarından biriymiş. Gözlerimle de gördüm, gerçekten öyle. Albertville’den yarım saat kadar uzakta. 2360 metre yüksekliğinde. Virajlı yollardan, uçurumlardan, ormanın içinden, şelalenin yanından geçerek harika bir barajın yanına ulaşıyorsunuz.

      Başlangıç noktasına ulaşmak için park yerinden elli dakika kadar yokuş yukarı yürüyorsunuz. Oldukça dik bir yokuştu bana göre. Birkaç defa durmak, dinlenmek istediysem de, eşim durursak bir daha yürümeye başlamanın çok daha güç olacağını söyledi. En sonunda ağlıyordum, sanırımJ Ama bir kere via ferrataya başlayınca ne yorgunluk kaldı ne bir şey. Güle oynaya tırmandık tepeleri.

      Harika bir manzara. Muhteşem çiçekler. Hava desen, ilaç gibi. Dedim öldükten sonra böyle bir yere gelmek istiyorum. Cennet böyle bir yer olmalı herhalde. Louis Armstrong ‘un da dediği gibi “What a wonderful world. (m)ouuh yeaaa”. Umarım siz de bu kadar güzel yerler görme şansına erişirsiniz. Tabi benim fotoğrafla oynama yeteneklerim paint değil, ana okul terk olduğundan, böyle son zamanlarda görmeye alışık olduğumuz fotoşop ucubesi bir şey çıktı ortaya (ayrıca RTÜK’e saygılar). Yoksa gerçekten güzel bir yerdi.

      Ama ikinci ineğin çiçeğini biraz daha yakından göstermek isterim; çünkü o bir edelweiss. Almanca'dan gelen bu isim, asil beyaz anlamına geliyor. Sadece Alpler’de bulabileceğiniz bu çok da gösterişli olmayan çiçek, pek nadir olduğundan koparmak yasak. Yakalanırsanız…hımm yakalanmamaya çalışın, ya da en iyisi hiç koparmayın, cidden sağlam ceza ödetiyorlar. Ayrıca edelweiss İsviçre’nin milli simgesi. İsviçre’den ya da Alpler'den alacağınız hediyelik eşyaların üzerindeki çiçek resimleri muhtemelen edelweisstır. Eski yerel geleneklere göre evlilik günü damat, geline bir buket edelweiss sunmak zorundaymış. Ben bir demet keçeye benzeyen garip çiçek alsam, bilmem evlenme konusunda kararlılığımı korur muydum?! Saflığın ve aşkın sembolü sayılan edelweiss bir söylentiye göre, Hitler’in de en sevdiği çiçekmişJ Ne işe yarar derseniz hayati bir önemi yok; ama çikolata, likör, kozmetik ve ilaç sanayinde kullanılıyormuş. Bi de koparırsan ceza ödetiyorlar işte, ülke ekonomisine katkı sağlıyorsun.

      Bunlar da öylesine çektiğim çiçekler. Adları da üzerine sinek konmuş beyaz çiçekle, arka plandaki mor çiçök.
      İki-iki buçuk saat süren bir tırmanışın ardından (tırmanış yer yer inişleri de kapsıyordu) bir mağara girişine geliyorsunuz. Girişi görmek biraz zor. Yani ben bir mağaraya ulaşacağımızı bilmeseydim farkına varmadan önünden geçer giderdim. Belki de bilerek girişini bu şekilde yapmışlardır; çünkü bu mağara da ikinci dünya savaşı sırasında yapılmış. Kullanım amacını bilmiyorum; ama başımızda fenerlerimiz, yanımda da kocacığım olmasaydı baya korkardım. Yeterince tırstım zaten. Tabi kocamın beni ayrıca korkutmasını da unutmamak gerekJ Neyse efendim mağarada biraz soluklandıktan sonra bir patikaya çıkıyorsunuz ve yaklaşık yirmi dakika sonra, yine park yerine ulaşıyorsunuz. 300-400 civarı fotoğraf çekmişim farkına varmadan. Her beş dakikada bir durmuşuz yani. Kayın babam fotoğrafları görünce kızım bunları çekmek için kendinizi iki kat yormuşsunuz, dedi. Haklıydı da. Eve geldiğimizde kendimi koltuğa attım ve hiç kımıldayamadım yorgunluktan; ama hepsine değer, harika bir gün geçirdik. Dilerim sizin de gününüz güzel geçmiştir.


22-23/07/2013, Chambery

2 yorum:

Hı hı evet! Hımmm...Devam edin lütfen...hımm..