18 Ekim 2013 Cuma

Futbol ve Parisli Kezban İlişkisi


      Siz sevgili okuyucularımdan zaman zaman istek parçalar alıyorum. Elbette Parisli Kezban olarak bunları geri çevirecek değilim. Her ne kadar bilmesem de, ilgilenmesem de, rezil de olacak olsam elimden geldiğince zevkle yazmaya çalışırım. Zaten biraz maskülen bir şeyler yazmayı planlıyordum; ama bunu ben bile beklemiyordum açıkçası; futbol! Kayınbabamın bu haftasonu Chambery-Ankara maçı olacağını söylemesi ise, bu işe son noktayı koydu. 19 Ekim Cumartesi olan maç 20:00’de, 20 Ekim Pazar günü olacak olan ikincisi ise 18:00’de. Maça gidiş geliş 9 eurodan başlıyormuş, ikinci maç ise +1 euro imiş.  4.500 kişilik  le Phare salonunda yapılacak karşılaşmalarda ben Ankara Büyük Şehir Belediye’sine pek şans veremiyorum; çünkü Chambery Savoie Handball takımının Avrupa Şampiyonlukları var (http://www.chamberysavoiehandball.com/fr/index.htm). Her iki takıma da bol şans diliyorum. Evet futbol diye başlamıştım; ama burada futbola gereken değer verilmiyor maalesef. Handball, atletizm, beyzbol, tırmanış, koşu, hepimizin bildiği gibi bisiklet, yüzme ve aklıma gelen-gelmeyen diğer sporlar biraz dikkat dağıtıyor. Fransa Milli Beyzbol Takımına Albertville’den bol miktarda oyuncu dahil oluyor ya da dünya şampiyonu tırmanışçılar, bisikletçiler yine bu bölgeden çıkıyor. Tabi tüm bunların hepsi futboldaki ezikliklerini kapatmak için. Halbuki sadece futbola yüklenseler ne kadar harikulade olur.  

      Chambery Futbol Takımı yani SOC (Le Stade de Olympique Chambery) amatör kümede profesyonel takılıyor. 3.000 kişilik belediye stadını kullanıyorlar. Yakın tarihli forma, amblem ve gelecek vaadeden ilk on birimizi yukarıda görmeniz mümkün.

      En eğlenceli ve en uç taraftar olarak onları seçtim. Holigan olarak örnek gösterebileceğim tek kare bu ne yazık ki!
     
     Hakkında bir iki bir şey bildiğim tek takım da Paris Saint Germain. Onu da yanlış biliyormuşum. Formalarını pembe zannediyordum. O yüzden de taraftarlar pembe giyinip, pembe aksesuarlar kullanıyorlar zannediyordum. O bildiklerim Paris Foot Gay takımı da olabilir.

      Konuyla ilgili görsel ararken Beckham’ın jübilesini  PSG ile yaptığını öğrendim. Böylece onun manken, 

reklam yıldızı,

saç, sakal modeli ikonu ve Victoria Beckham’ın kocası olmasından başka, futbolcu olduğunu da öğrenmiş oldum:)

      Victoria da Spice Girllükten, modacılığa terfi etmiş bu arada bugün televizyonda onu da gördüm, söylemeden duramıyciim. Ne şanslı kadın valla:)

      Hep komedi programlarında konuşmamasıyla  dalga geçilen dingil futbolcunun, Zlatan İbrahimovic’in  neye benzediği de bu araştırmam sayesinde öğrendiklerim arasında. Neden dingil olduğunu düşünüyor olmamsa, tanıdığımdan, bildiğimden değil, bu programlar sayesindedir. http://www.youtube.com/watch?v=GfRpFU2yMBo 
http://www.youtube.com/watch?v=EKQNC3pdpLo
Bir-iki örnek!
Neyse ki eşim böyle şeylerle ilgilenmiyor. Tuttuğu bir takım yok. Evde futbol maçı izlemiyoruz mesela. Belki önemli bir tenis maçını ya da olimpiyatları izleriz. O da bizdeki gibi maç izlerken en az oynayanlar kadar kalori kaybederek değil. Gerçi maçı televizyondan izledikten sonra spor yaptığını zannedip göbek büyütmekten iyidir diye düşünüyorum. Sorun eşimde de değil üstelik. Hiçbir tanıdığımdan dünkü maçı izledin mi, nasıl koyduk hıaaa, diye bir söz de duymadım. Hadi benim çevrem garip diyeceğim; ama saatlerce maç konuşan kimseyi de görmedim ki! Hatta dediğim gibi futbol pek ilgi çekici bir konu değil buralarda. Başka bir gezegendeymişim gibi hissettim bir andaJ Ne garip bir yerde yaşıyormuşum da haberim yokmuş. İşte bir tek buradaki Türk ya da Araplar ilgi duyuyor futbola. Bir arkadaşımın eşi halı sahada kolunu incitmiş, oradan biliyorum onu da:)
      Fark ettim de hiç Fransız bir futbolcudan bahsetmemişim. Evdekilere sorduğumdaysa akıllarına gelen ilk isimler hep yabancı oldu. Faslı, Cezayirli oradan buradan tipler oldu. Zinedine Zidan diyecekseniz de o Cezayir asıllı, ona göre. Ben bile bir iki Türk futbolcu biliyorum, cıkh cıkh biraz futbol öğrenin yahu! Blog yazıyoruz burda:)

13 Ekim 2013, Albertville

Düzeltme (29 Aralık 2013): Pembe forma giymiş takım Varietes Club de France. Ayrıca Evian Thonon Gaillard FC'de pembe forma giymektedir. Demek değildir ki bu takımlara herhangi bir ithamda bulunmak istedim.
d

12 Ekim 2013 Cumartesi

Sıradışı Bir Kafe; Le Cafe Des Pratiques

      Burası bir çocuk yuvası, kreş ya da anaokulu sınıfı değil. Bir kafe! Sıradışı bir kafe! Sıradışı; çünkü çocukların bu kadar sevebileceği, onlar için tasarlanmış başka bir kafeye daha önce rastlamadım. 

      Çocuklar eğlensin, mutlu olsun, diye ellerinden geleni yapıyorlar. Onlar da bayılıyorlar buraya. Adı Le Cafe Des Pratiques, Pratikler Kafesi. Tabi çocuğunuzu bırakıp gideceğiniz bir yer değil. Çocuğunuzla birlikte gidebileceğiniz bir kafe:)

      Kafede pofuduk yastıklarla kaplı, duvarında çok güzel rengarenk kırkyama bir örtünün asılı olduğu bir oyun odası var. Çocuklar kafalarını gözlerini yarmadan sakin sakin değil, hunharca eğleniyorlar. Bence bu bile yeter. Ana salonda geniş bir kutu oyunları rafı var. İstediğinizi seçip oynamakta serbestsiniz. Bu sıradan bir şey gibi görünebilir; ama her beş dakikada bir çay almak mecburi gardaş, diyen tipler yok!! Seçip okumanız için çok güzel kitaplar olan büyükçe bir kütüphaneleri var. Zaten kafenin sahibesi kitap hastası. Herkesin kullanımına açık bir piyanoları da mevcut. Bizdeki gibi boş boş durmuyor piyano. Birileri gelip bir şeyler tıngırdatıyor arada bir.

      Yemeklerine gelince, kaynanamız bizi seviyormuş (Gerçekten de kaynanam beni çok sever). Şansımıza Japon yemekleri günüymüş. Normalde ben pek hoşlanmam yok çiğ balıktır, yok avokadodur. Zaten suşi muşi yoktu menüde. Japon mutfağı çiğ balıktan ibaret değilmiş onu öğrendim. Çok hoş bir sebze çorbası ve ardından garnitürlü güzel bir tavuk yemeği ve unutulmaz bir yeşil çaylı kek yedik. Bu fotoğrafı başka biri çekmiş. Facebook sayfalarından aşırdım. Sonra burada avokado var ama, demeyin. Karşımda, yanımda her yerde, her yaştan çocuk vardı. Bu kadar iştahla, etrafını kirletmeden, hem de yeme çubuğuyla yemek yiyen bu kadar çocuğu hiç bir arada görmemiştim. Ben bile bu çubukları kullanmayı bilmiyordum; ama süper bir heyecan ve sabırla çubukların nasıl kullanılacağını bana öğrettiler. Le Cafe des Pratiques'nin en sevdiğim yönlerinden birisi de bu. Herkes büyük bir fedakarlıkla birbirine yardım etme çabasında.

      En başta kafenin sahipleri fedakar. Pek çok şeyi hiçbir kar beklemeden yapıyorlar; ama kafenin ayakta kalabilmesi için üç-beş bir şey de kazanmaları gerekli haliyle. Yediğimiz yemekler neredeyse maliyetineydi ve diğer her şey de çok çok uygun fiyatlı. Fotoğrafta görüldüğü gibi çay 1 euro, çikolatalı kek 2 euro gibi.
      Anlatacaklarım bunlarla da bitmiyor. Gel vatandaş, geel! Bir an kafeyi toptan, içindeki çocuklarla birlikte satacakmışım gibi hissettim. Halbuki hiçbir karım, zartım zurtum yok bu işten. Sadece benim içimi sıcacık yapan bu yeri sizlerle paylaşmak istedim.

      Kafede çocukların el becerilerini geliştirmek için hazırlanmış küçük kitler var. 3-4 euro gibi bir şey verip, içinde her şeyin hazır olduğu kitlerden alıyorsunuz ve...

ister çocuğunuz kendisi dikerek kendi kuklasını yapıyor, ister tellerden ve boncuklardan size bir kolye yapıyor. Yok olmadı küçük bir saksıda çiçek yetiştiriyorsunuz. İllaki bir şeyler bulursunuz yani. Çok tatlı bir düşünce değil mi?

      Kafenin bayıldığım yönlerinden birisi de, içeride bir lavabo olması ve etrafının kafe sahibesinin çocuklarıyla birlikte yaptığı el emeği göz nuru seramikleri. Umarım bir gün evim olursa, ben de böyle bir şey yapmak istiyorum.

      Kafedeki beğendiğiniz her şeyi satın alabilirsiniz. Kitapları, oyunları, çatalları, kaşıkları. Duvarda bir sanatçının yaptığı tel heykeller asılı. Gerçekten muhteşemler. Hele bir tanesine aşık oldum. Onlar da tabiî ki satılık; ama yanımda yeterli para yoktu. 30 euro ya 30 euro… Bir daha ki sefere kesin alacağım.
      Kafe kafelikten başka, bir tür sosyal kültür merkezi gibi de çalışıyor.

Dikiş nakış kursları,  

konserler,  
oyun akşamları, resim atölyeleri, uzak doğu mutfağı kursları, sufoloji seansları  vs ücretsiz ya da maliyetine yapılıyor.

Değişik aktivitelerinden bir tanesi ise evde diş macunu yapımını göstermeleriydi. Tüm bunlar ve daha fazlası için önceden ilan ettikleri program kitapçıklarını elde etmek gerekiyor. https://www.facebook.com/pages/Le-caf%C3%A9-des-pratiques/124340384393436?ref=ts&fref=ts Gerekli bilgiye ulaşmak için facebook sayfasının linkini verdim. 

Bu da açık adresleri Le Cafe des Pratiques-105 bis rue de Belfort,25000 Besançon- Fransa. Ben bu kafeyi ve bu konsepti çok beğendim. Umarım böyle yerler Türkiye'de de açılır bir gün. Le Cafe des Pratiques Fransa'da ilk ve tek değil. İllaki Besançon'a gitmek zorunda değilsiniz yani, ama bulmak için araştırmanız gerekecek. Hadi size kolay gelsin.
10 Eylül 2013-Chambery

8 Ekim 2013 Salı

Parisli Kezban

      Herkese tekrar teşekkür etmek istedim, yorumları ve destekleri için. Gerçekten çok güzel yorumlar aldım. Yapıcı eleştiriler aldım. Demek ki eleştirilmeye değer bir şeyler üretebilmişim, diye sevindim. Blogumun ziyaretçi sayısı bir ayda 760’a, facebookunki (https://www.facebook.com/parislikezban?ref=hl)  ilk haftada 1200’e ulaştı. Bugün birinci ayımı dolduruyorum, ne mutlu ki! Ben de beklemiyordum bunu evet:)  Amerika’dan, Azerbaycan’dan, Rusya’dan, Sırbistan’dan, Türkiye’den ve daha pek çok yerden okuyuculara ulaştım. İnanın bazılarının haritadaki yerini bu sayede öğrenmiş oldum. Bunlar insanı mutlu eden şeyler. Bu yüzden tekrar tekrar teşekkür ederim.

      Blogun en beğenilen parçalarından biri de ismi oldu. Parisli Kezban! Peki neden Türk sinemasının bu efsane filmini kendime ilham kaynağı olarak seçtim. Tahmin etmek çok da zor değil. Fransa’ya her yolu düşen blog yazarı illaki Kezban’a bir göndermede bulunmuş. Blogu açtıktan sonra fark ettim, biraz geç oldu galiba… Ancak benim tek sebebim Fransa’da olmam değil. Bizim biraz daha fazla benzerliğimiz var Kezban’la. Tanrı’ya şükür beş dakikalık mesafeyi yarım saatle bir saat arasında koşmasından, zeka geriliği varmışçasına safça hareketlerinden bahsetmiyorum ya da odamın penceresinde bir Eiffel Kulesi resimciği yok. Yine de burada trafiğe çıkınca, süpermarkette, dolmuşta (şaka şaka burada dolmuş yok) insan bir an olsun Kezbanlaşıyor. Sanata, hayvanlara, dahası insanlara, yeni fikirlere verilen önemi gördükçe şaşırıyorum. Kendimi kelimenin tam anlamıyla “Kezban” gibi hissediyorum. Çevreye duyarlı projeleri, çalışan sistemleri gördükçe, duydukça “N'ayır, n'olamaz!” diye bağırmak, haykırmak istiyorum. Halbuki niye n'olamasın ki, n'oluyor işte! İnsan Kezban olunca inanamıyor sadece.

                            
      Parisli Kezban’la Ankaralı oluşuma, ufak bir de gönderme yapmak istedim. Ankaralı İpek desem, türkücü zannederlerdi. Parisli Kezban biraz daha iyi açıklıyor durumu, ne dersiniz? 

8 Ekim 2013-Chambery

5 Ekim 2013 Cumartesi

Cumartesi Pazarı

      Chambery’ye geldiğimden beri gitmeyi en çok sevdiğim yerlerden biri cumartesi pazarıdır; çünkü şöyle dolu dolu insan görebildiğim nadir yerlerden birisidir. İnsanlar paspal giyinmez, kadınlar makyajlarını yapar, yaşlı teyzelerin ay düştüm, ay kalktım derdi olmadan alışveriş yapabilecekleri bir zemini vardır. Hatta ve hatta yürüme engelli vatandaşlar bile girebilir pazar alanına. Medeniyet medeniyet:) Bu arada aynı yerde Salı sabahları da biraz daha küçük bir pazar kurulur.

      En güzel sebzeyi, meyveyi merkez pazardan alırsınız; çünkü bölgesel ürünler taze taze gelir buraya. Örneğin kışın domates, yazın havuç bulamazsınız. Artık hangi meyvenin, sebzenin hangi mevsimde çıktığını karıştırır olmuştum ki bu pazar sayesinde biraz daha sağlıklı beslenebiliyoruz. Şu da var ki en pahalı yer de burasıdır meyve, sebze için. Carrefour ve hatta Monoprix bile çok daha ucuz. 

      Yine de gerçekten domates gibi kokan bahçe domatesini de böyle yerlerde bulmak bir hayli zor. Bu hafta bulduğum bu harika domateslerin çekirdeklerini kurutup saklamaya karar verdim, daha sonra saksıda yetiştirmek için. Domateslerin dışı çok muntazam değil, kıpkırmızı falan da değil; ama elinize alıp kokladığınızda farkı anlıyorsunuz. Eve gidip de ortadan ikiye böldüğünüzde, içini kıpkırmızı gördüğünüzde, her şeyin başında, yediğinizde anlıyorsunuz. Buranın en meşhur ve en pahalı domatesi le coeur de boeuf’ten bahsetmiyorum. Onlar da güzel ama bizim köyün domatesine benzeyen bu şahane domatesler gibi değil. Ne domatesmiş arkadaşım, amma anlattım.

      Pazarın bir ucunda kafeslerde tavşanlar, ördek yavruları, civcivler, tavuklar olur. Elbette hepsi satılık ve onların yumurtaları da. Hatta deve kuşu yumurtası bile var. Tam çocuklara uygun bir köşe ve tabi bana:) Bahçeli bir evim olursa bir gün, buradan tavuk alıp beslemek istiyorum. Şehirde yaşamalarına rağmen, bu şekilde yapan pek çok kişi var burada.

      Pazarda daha daha çiçekçiler var. Demet demet çok güzel çiçekler ya da saksıda begonya, nane, maydanoz, fesleğen alabilirsiniz. Bir ara kendi begonyalarımı da gösteririrm size.

      Çevirme tavuk yapılan yerde upuzun bir kuyruk olur. Kapanmalarına beş dakika kala gidince kuyruk kalmıyor, şirinlik falan yaparsanız da küçük bir indirim alma şansınız var bu saatte. Tüyoyu da verdim, hadi yine iyisiniz:)

      Eğer şanslıysanız paela bile bulabilirsiniz pazarda. Paelacı amcaya öyle acıklı bakmışım ki alırken, adam bir porsiyon vereceğine iki porsiyon vermiş. Kalanını da şekildeki gibi ertesi gün ısıtıp yemiştik. Aslında benim bakışım içindeki tuhaf böcekler nedeniyleydi ama olsun. (Böcekler derken, karides, midye tarzı şeyleri kastediyorum, paela Çin değil İspanyol mutfağına ait biliyorsunuz:)
      Peynircilerden çeşit çeşit peynir ya da hamur işleri satan tezgahlardan taze makarna alabilirsiniz.

      Sokak müzisyenlerine rastlamanız da olası. Bazen bozuk para yerine meyve, sebze de kabul ettiklerini gördüm. Çok sevimli bir manzara oluyor. Kısacası cumartesi sabahları pazar meydanı cıvıl cıvıl olur. Ta ki saat on ikiyi vurana kadar. Saat on ikide herkes toplanmaya başlar. Kamyonetler getirilir, herkes malını mülkünü toplar, saat bir gibi de pazar meydanı bal kabağına dönüşür.

       Saat iki, üç civarı gittiğinizde o geldiğim yer burası mıydı ya, dersiniz; çünkü ne bir çöp bırakılmıştır, ne bir iz.

      Herkes nerede, derseniz de pazarın hemen yanındaki La Place de l’Hotel de Ville’e bakabilirsiniz. Pazar sonrası yorgunluğunu gidermek için çoluk çocuk, köpekleriyle birlikte, canlı müzik eşliğinde, meşrubatlarını yudumluyorlardır.

      Fiyatlara gelince Türkiye fiyatlarını çok iyi bilmiyorum açıkçası şuan; ama buradaki fiyatlar çok fahiş değil; ama şöyle düşünmek gerek. 1 euro 2,5 lira değil de 1 euro 1 liraymış gibi. Yoksa kafayı yer, aç kalırsınız. Bir ekmek 1,3 euro çünkü. En başta bu kur olayına pek alışamamıştım. Neredeyse ekmek bile yemeyecektim, pahalı olduğunu düşünmekten; ama bu 1 euro 1 lira formülünü bulunca rahatladım. Zaten yapacak da pek bir şey yok:) Hepinize iyi pazarlar.
25 Ağustos 2013 Chambery