27 Aralık 2014 Cumartesi

Lyon'da Yapılacaklar, Gezilecekler

Evet Gençlik,


      Bir yeni yılı daha eskittik, yaşlanıyoruz. Yavaş yavaş etkilerini görmeye başlıyoruz. Çocuklanıyoruz, çoluklanıyoruz. Evli olmayanlar "Ne ol'cak benim halim?" diye düşünmeye başlıyor. İşsizlerin hali daha vahim. N'olcak bu memleketin hali ,vahvahlanmalarına daha gelmedim fark ettiyseniz. Gelmeye de niyetim yok zaten; çünkü biz bunların hiçbirini sallamıyoruz, eğlencemize bakıyoruz. Hepinize mutlu yeni bir yıl dilerim. Noel Bayramı' nı kutlayası olanların da Noel'ini kutlarım.

      Biz burada yine tüm hızıyla Noel'imizi kutladık valla. Sınıfta kek, kurabiye getirip, sohbet edip " La Buche" diye bir film izledik. Tam da aile ilişkileri üzerine bir ünite işlemiştik ki, üzerine iyi gitti. Tüm normal ve çarpık aile ilişkileri üzerine olan fransızca terimleri öğrenmiş olduk. Zamanınız varsa izlemenizi çok da tavsiye etmem. Her ne kadar ilişkiler bir oradan, bir buradan çarpık olsa da, bana biraz banal ve eski geldi. Hele seyirciye karşı oturup, eski anılarından falan bahsetmeleri beni benden aldı. Bunun dışında okulumu, arkadaşlarımı seviyorum. Bütün öğretmenlerim beni tanıyor. Tabi bunda bölümün öğrenci birliği saymanı olmamın da faydası olabilir ya da okuldaki tüm aktivitelere balıklama gönüllü olmam da. Evde de işler yolunda. Yine bir Noel'i kayın ailemle birlikte geçirdim. Noel günü -25 Aralık yani- günlük güneşlikti, dün de öyle. Kayın biraderim, Mösyö Tete de Patate güneşin tadını üzerindeki t-shirtüyle çıkarıyordu ki, bugüne bembeyaz bir örtüyle uyandık. Daha doğrusu kayın babamın kar küreme seslerine, köpeğimiz Soso'nun havlamasıyla, diyelim daha doğru olsun. Şu an o kadar güzel yağıyor ki anlatamam. Bu arada dışarıdaki insanlara Allah kolaylık versin. Kayın babamla markete gitmemiz ve dönmemiz maceraydı çünkü. Yokuşlardan inmek, çıkmak, önünde çıkamayan tipler yüzünden yokuşun ortasında kalmak falan paha biçilmezdi; ama neyse ki kayın babam nasıl araba kullanacağını biliyordu. Sağ salim evimize vardık. Yakınlardaki kayak merkezlerine gitmek isteyen insanlarla dolu etraf. Dolu çünkü gidemiyorlar, hahahaha. Yolda kalmış durumdalar. O yüzden otel, motel, okul, mokul ne bulurlarsa kalmak zorundalar.

Böyle bir şey olsa hayır demezlerdi. Ya da benim bir Türk olarak bu anı değerlendirmem ve yolda zincir satıyor olmam gerekirdi. Yazık yazık iyice asimile oluyorum burada:P

            Noelden önce tabi bir de Işık Festivali vardı 5-9 Aralıkta. Geçen senekine kıyasla biraz zayıf buldum atraksiyonları açıkçası.

 Çoğu tekrardı. Sadece farklı yerlere koymuşlar bazılarını. İnsanlar ikinci defa olunca daha az etkilemiş olabileceğini söylüyorlar; ama cidden bir şeyler eksikti. Örneğin önemli bazı noktalarda resmen ambiyans müziği koymayı unutmuşlar. Çoook büyük bir eksik bence. Müzikten kar edelim derken, festivalden zarar etmişler bence. Yine de bir sürü emek, görmeye değer.

Alaaddin'in Lambası

Katedral Diskotek'in adı bu sene Merci Marie idi.

En iyiler yine Place des Terreaux'daydı. Güzel Sanatlar Müzesi'ni konu almışlardı. Degas'nın balerinlerinden biri canlandı ve

 modern dans yapmaya başladı,

 ardından tango geldi. Tek kelimeyle muhteşemdi.

Tete d'Or Parkı da eh, fena değildi.

Sokak sanatçıları da az değil burada! Milleti korkutuyor keçi kafalı:P

      Görüşmeyeli  Lyon'un kültür ve sanat hayatından da istifade ettim, birazcık. Müzeler, müzeler... Muhteşem müzeler var burada. Örneğin Kumaş ve Dekoratif Sanat Müzesi. Fotoğraf çekmek yasak olduğundan ve ben de Türk olduğumdan; Hımm yasak mıı! Alırım bir dal, dedim ve işte sonuç.

Antika dönem kıyafetleri, inanılmaz bir el işçiliği ve inanılmaz ayrıntılar. Konu ile ilgilenenlerin kesinlikle görmesini önerdiğim bir müze. Bu arada flaş kullanmadım tabii ki de Türk'üm, dedimse ayıyım, demedim. Çünkü tarihi eserler flaşın aşırı etkisiyle zarar görebilir haberiniz olsun.

Sahnede kullanılmış opera kostümleri.

Carmen Operası'ndan. Bu versiyonunu görmek isterdim açıkçası.

Eski muhteşem kumaşlar...

Merhabaaa!!!

Möroooboooo!!!

Müzenin bir bölümü de dokuma teknolojisine katkıları bulunmuş olan bir amcamıza ayrılmıştı. Bu oturan amca değil ama.

Çok iyi değil mi?

Harika ipek şallar da satıyorlar. 100€ civarında.

Minyatür Müzesi'nden daha önce bahsetmiştim zaten.

Güzel Sanatlar Müzesi'nden de; ama oradaki geçici sergiyi görmemiş ve de gösterememiştim.

Buyurun size fırsat. Tek kelimeyle şahane. http://www.mba-lyon.fr/mba/sections/fr/expositions-musee/collection-delubac/jacqueline-delubac3488 buradan biraz fikir sahibi olabilirsiniz, isterseniz.

Anladığım kadarıyla taş gibi bir hatun olan Jacqueline Delubac;

600 kıyafetinden sadece bir kaçı
oyunculuk yaparken, bir yandan da sanat koleksiyoneriymiş.
 Rodin, Picasso, Lam, Bacon falan biriktirmiş. Evi düşünsenize, resmen müzede yaşıyorsunuz. Keyfe gel. Ölmeden önce de koleksiyonunu müzeye bağışlamış. Böyle bir davranışta bulunmasa ne adını duyardık ne sanını; ama resmen bağışta bulunarak kendini ölümsüzleştirmiş.

Sergiyi de onun yatak odasına, yemek odasına, salonuna göre konulu yapmışlar.

 Fırsatınız olursa kaçırmayın da, kaçırmayın. 9€ olan bu muhteşem sergiyi kaçırmayın. Kalıcı sergiyle birlikte gezmek isterseniz de 12 €. Ama bir güne sığacak iki şey değil. Bir koltukta iki karpuz taşınmaz. Ya da sabahın köründe gidebilirsiniz. Bu arada müze 10'da açılıyordu sanırım.

      Güzel ve soğuk bir yürüyüş yapmak için de Tete d'Or Parkı'nı ziyaret etmek mümkün elbette.
Hem de sevgili sevgili pek de romantik olur bence.

Egzotik bitkileri bulabileceğimiz serayı gezmek de bir seçenek. Müze gibi yeminnen. Bi' de ısıırsınız accık iyi gelir:)

Daha da egzotikleşelim lütfen!

Bu da hala ananasın ağaçta yetiştiğini zannedenler için gelsin. Ben biliyordum kiiiii!!

Bunu ilk defa gördüm ve aşık oldum. Çinli olan bu arkadaşın adı (Verbenacees) Callicarpa Giraldii. Ama ben Mor Patlamış Mısır, diyorum kısaca ya da Ahmet, belli olmuyor.

Ve bütün kızlar toplanmış. Gün yapıyorlar. Burada da insanlar yapmaması gereken şeyler (hayvanlara yiyecek bir şeyler vermek gibi) yapıyor. Avrupa diye de insanlıklarını yitirmiş değiller yani.

"Gızlar gızlar geleeem miii? Yanaaanızdaaan öpeeem miii?"

"Ahh yine kaçırdımmm!"

Ne var Geyik de mi yapmayak!? Herkese bol geyikli günler ve yıllar dilerim. Geyiğiniz bol olsun.

27 Aralık 2014, Albertville




28 Kasım 2014 Cuma

Lyon Güzel Sanatlar Müzesi

      Medeniyetin beşiğine gelmişiz, bir müzeden, sanattan bahsetmemişiz doğru dürüst. Medeniyetin beşiği bizim oralar aslında da, bilindiği üzere biz müzelerde saklamıyoruz sanatı, tarihi. O kadar çok ki ayakkabılarla yürüyor, dozerlerle üzerinden geçiyoruz.
      Nihalciğim senin Modern Sanatlar Müze gezini görüyor ve arttırıyorum. Buyurun Lyon Güzel Sanatlar Müzesi'nden yakın:) Uzun zamandır gitmek istiyordum oraya. Aylar öncesinden kayın babamın işi dolayısıyla bir hafta sonu için Lyon'a geleceğini ilan etmesi üzerine, gözlerim parladı. Evet bir iki kültürel aktivitede bulunabilirdim artık. O da tüm bu düşündüklerimi, gözlerimden okudu ve Güzel Sanatlar Müzesi'ne de gideriz, dedi. Ben de yok olmaz, demedim. Pazar sabah erkenden kalktık, birlikte güzel bir kahvaltı yaptık. Tahin-pekmezi ve yapmış olduğum balkabağı marmeladını çok beğendi. Önceden onlar için hazırladığım bir kutu ceviz içi ile birlikte marmelattan da verdim. Çok memnun oldu. Bu arada buradaki cevizler, bence dünyanın en güzel cevizi. Grenoble'dan gelen cevizin 4 kilosunu 20€'ya görünce dayanamadım, aldım. Daha taşıyabilsem, daha da alırdım herhalde. Şahaneler, tatları, kaliteleri muhteşem. Her gün ya tatlıyla ya tuzluyla birlikte severek yiyoruz. Kahvaltıdan sonra uygun adım müzeye gittik; öğleden sonra kayın babamın işleri devam ediyordu çünkü.

      Place des Terreaux'da bulunan Musée des Beaux-Arts de Lyon (Güzel Sanatlar Müzesi)'da oldukça ünlü resimler bulunmakta.

Bir de benim kameramdan görün Monet'i. Hatta gelin kendiniz de görün. Canlı canlı çok daha farklı!

Monet, Sisley, Picasso, Van Gogh gibi adını ve resimlerini hemen hemen her yerde gördüğümüz resimlerin orijinalleri. Enem ben de bunun tişörtü var, deyip gerçekliğinden şüphe ediyorsun. İnsan dokunmamak için kendini zor tutuyor.
      Muhteşem heykeller var. Maalesef heykeltıraşları pek tanımıyorum. İçlerinden sadece Rodin'i biliyordum. Onun hakkında da sadece bir iki gün önce, tesadüfen okuduğum bir yazı tüm yapıtlarına başka bir gözle bakmama neden oldu. Halbuki filmini bile yapmışlar. Herkes biliyormuş. Buyurun siz de okuyun, siz de başka bir gözle bakın:) http://dunyalilar.org/omrunun-30-yili-akil-hastanesinde-gecmis-bir-kadin-dahi-camille-claudel.html Nereden Rodin bulup da bakacağız, derseniz de telefonunuza MBA (musee des beaux art)'ın uygulamasını indirip, biraz inceleyebilirsiniz.

    Beni en çok etkileyen heykellerden bir tanesi James Pradier isimli 1790-1852 yılları arasında yaşamış, İsviçreli bir heykeltıraşın elinden çıkmış. Tevekkeli değil, adı "Odalisque" olan eser -anladığım kadarıyla- Osmanlı'da sultanın hizmetinde bulunan "odalık"lardan geliyor. Hatun bizim oralı yani.

      Beni çok derinden etkilemese de -üzücü şeylerden fazla hoşlanmıyorum- gereken duygunun verilmesi yönünden beni hayrete düşüren, resmen sessizce konuşuyor bunlar yav, dedirten (zaten böyle bir durum gerçek bile olsa kimse konuşamaz, dili tutulur) Tanrı Tarafından Lanetlenmiş Cain ve Çocuları, diye çevirdiğim (umarım doğru çevirmişimdir) Antoine Etex'in eseri. Türkiye'de olsa bunların kafaları mafaları gitmişti herhalde. Zaten 1800'lü yıllarda biz heykel yapıyor muyduk ki acaba?

      Hangi bir heykeli paylaşsam sizinle bilemiyorum; o kadar çoklar ki ve bir o kadar güzel. Nedenini tam olarak bilmesem de insana hüzünle karışık huzur veren bu abladan bahsedeyim. En uzun süre ilgilendiğim heykellerden birisi bu herhalde. Ne hissettiğimi bulmaya çalışmaktan ötürü. Buldum mu, tam sayılmaz; hala deniyorum. Bu heykel de ressam, dokuma duvar halısı yapımcısı ve heykeltıraş, Chavanne ve

Evet o da bizimle birlikteydi.

 Gauguin'ın kankası, Aristide Maillol'un elinden çıkmış.
      Gezimizin sonunda ruhen doymuş olarak müzeden ayrıldık. Paylaşacak daha çook eser var aslında; ama o zaman da heyecanı kaçar. Siz iyisi mi bi' müzeye, sergiye falan gidin bunun üzerine iyi gider. Herkese bol sanatlı günler. Işığınız bol olsun.

28.11.2014 /Lyon

21 Kasım 2014 Cuma

Fransız Okulunda Bir Gün

Merhaba,
      Dünkü katastrofik günümden sonra, bugünün daha güzel olacağını hissediyorum. En başta canım arkadaşım, prensesim, Busemin küçük prensi dünyaya gelmiş. İkisi de iyilermiş. Bu haberle uyandım, daha ne olsun!

Allah analı babalı büyütsün Küçük Prensi, şansı bol olsun. Daha sonra da kocamın sevgi dolu mesajını gördüm. O da, güne iyi bir başlangıç nedeni:) Neyse kısaca keyfim yerinde ve hemen yazıma geçeyim; çünkü birazdan okula gitmem gerek. Okulda öğrendiğim şeylerden bahsetmek istiyorum biraz. Fransızcanın nasıl gıcık ve istisna dolu bir dil olduğundan bahsetmeyeceğim. Her dil bilgisi konusunda, konuyu anlayabilmek için master yapmak gerektiğinden bahsetmeyeceğim. Onun yerine sevgili arkadaşlarımdan, çinlisinden tut da ingilizine, tayvanlısına, perulusuna, hint kökenli bulgarına uzanan bu zengin çeşitlilikten bahsetmek istiyorum.
     Beni ilk etkileyen şeylerden bir tanesi sınıfta en iyi anlaştığım insanlardan biri Mösyö C'est ça! Başlarda sürekli c'est ça!,(işte böyle, bu, anlamına geliyor) dediği için gıcık olmuştum ve Vietnamlı olduğundan -sanırım gırtlak ve ağız yapıları farklı olduğu için- neredeyse hiç bir dediğini anlamıyordum. Daha sonra birlikte çalıştıkça, grup ödevlerinde birlikte yer aldıkça, en başta ne dediğini anlamaya başladım, sonra fransızcasının benimkinden daha iyi olduğunu anladım. Ne kadar sevgi dolu, hayata saygılı, geçimli biri olduğunu anladım. Pamuk gibi bir adammış meğerse. Teoloji alanında eğitim görmek istiyormuş Fransa'da. Din felsefesi yani. Çok mutlu oldum; çünkü dünyanın akıllı din adamlarına oldukça ihtiyacı var. Tüm masraflarını Katolik bir din kuruluşu karşılıyormuş ve eğitimini tamamladığında rahip olup, misyonerlik yapacakmış (zorunlu olarak, bu burslar boşuna verilmiyor) Gerçekten zor bir yol bu rahiplik işi. 2015'te bir seneliğine Paris'te ıssız ve sakin bir bölgede diğer rahip adaylarıyla birlikte inzivaya çekileceklermiş. Rahiplik eğitimleri ve kendini tanıma tüm dünyadan uzakta, kimseyi görmeden gerçekleşiyor. Bu eğitimden sonra Tang ile tekrar görüşmek isterim açıkçası. Bu arada evlenmek falan da yok ona göre. Bu misyonerlik işinden her ne kadar hoşlanmasam da, tarihten gördüğüm kadarıyla insanlara fayda yerine fakirlik getiren bu misyonerlerden hoşlanmasam da, yapabilecek bir şeyim olmadığı için sadece büyük bir ilgi ile izliyorum.
      Aynı şekilde Cecilia da var, o da rahibe. Hiç rahibe arkadaşım olmamıştı açıkçası; çok tuhafıma gidiyor.

Sadece yolda gezinen genelde yaşlı başlı rahibe teyzeleri görüp kıyafetlerini incelerdim.

Bizimki biraz daha genç; ama aynı çılgın ruhu taşıyor.Gözlere bak teyzemin, zehir gibi maşallah!
Bu sefer benim yanımda oturuyor, benimle konuşuyor. Bana yardım ediyor; üzüldüğümde n'oldu İpek neyin var, diye soruyor; ama din hakkında hiç konuşmuyoruz neredeyse. Tam bir anaç abla. Herkesin derdine koşuyor, çok sevimli. İngilizce öğrenmesi için onu "sister"ları Yeni Zellanda'ya da göndermiş. Önce bu sister işini anlayamamışım. Harbi harbi kız kardeşleri zannetmiştim; meğerse rahibe kardeşleriymiş. Bangladeşli olan bu arkadaşımı da hiç unutamayacağım. Zaten ben istersem onun da bağlantıyı koparacağını zannetmiyorum. Geçen İzlanda'ya mı ne, bir mektup gönderiyordu, eski bir arkadaşına.
      Çinli arkadaşlarımdan oldukça ilginç şeyler öğreniyorum. Örneğin büyük topraklara sahip olduğu için bazı kiliseler yıkılıyormuş. Devlete rakip görüyorlar. Düşünüyorum da Türkiye'de böyle bir şey olduğunu. Bir tuhafıma gidiyor. Bu arada haber kanalları üzerinde de etkin bir kontrol var. Bu haberi televizyondan öğrenemiyorsunuz mesela, ya da Twitter'dan, Facebook'tan; çünkü yasak. Bunların yerine başka başka siteler var.

      Hepimizin bildiği üzere Çin nüfusu muazzam büyüklükte ve bu yüzden çıkartılan bir yasayla sadece tek çocuğa izin var (dı). Artık tam olarak böyle değil. Eğer anne ve babanız tek çocuksa,

sizin de bir kardeş sahibi olma hakkınız doğuyor ya da parası neyse veririz, çocuğumuzu da yaparız, diyebilirsiniz cüzzi bir miktar karşılığında; 100 000 € cuk! Hı bir de ilgincime giden son bir şey; konulu sigaraları varmış. Düğün derneklerde içilen ;

kırmızı filtreli sigara, acı günlerde içilen; beyaz ya da siyah filtreli sigaraları varmış. Bir de öyle özel bir sigara çeşidi varmış ki kartonu 500 000€ cukmuş. Onun yerine beş tane çocuk da yapabilirsiniz. Bu arada parası neyse veririz, sigaramızı da içeriz, diyemezsiniz; çünkü ya hükümette görev almanız ya da oradan birilerini tanımanız lazım. Çaycı bu işi halleder, diyorum ben:)
      Tayvanda minimum hava sıcaklığı 6-7 derece imiş. Asus Tayvan malıymış. Tayvan hakkında şimdilik bu kadar çalışabilmişim.
      İngiliz arkadaşım 18'inden sonra aile ile yaşamanın ekonomik bir yol olduğunu duyduğunda biraz şoke olmuştu. Onlar da zaten ya kira alıyorlar ya evden gönderiyorlar, yapıyorlar bir şeyler.

"Yeees, you finished your 18. Prepare your bag small small, turn your back and go!"
"Eveeet 18'ini bitirdin. Şimdi ufaktan ufaktan çantanı hazırla, arkanı dön ve çık!", dediğini hayal edebiliyor musunuz? Bu arada hiç anne olmamış bu olağan üstü kadının "Türk Annesi" diye arattığımda üçüncü sırada çıkması da ayrı bir olay. Onun gülüşü yeter. Biz senin kuzucukların olmayı sevdik Hafize Ana!:)
Onlara biraz "Türk Annesi Ruhu" lazım.
      Benim sınıfın ortasında çığlıkla böğürme arasındaki o sesi çıkartmama neden olan olay ise çok uzak değil. Okuldaki sosyal aktiviteleri, gezileri düzenleyen Boris diye biri var. Okulun ilk gününden itibaren onu her yerde görüp, duyarsınız. Okul müdürünün adını bilmiyorum, onun adını biliyorum öyle düşünün. Sınıfa bu bizim Eski Lyon'daki gezimizin paralarını toplamaya gelmişti. Adımı görünce nerelisin, diye sordu. Ben de türküm, niye ki, dedim. Evet tüm konuşmalar Fransa'da fransızca sınıfında fransızca olarak geçiyor. Sonra bana türkçe olarak on sekiz ay Türkiye'de kaldım da, dedi. O an n'oluyoruz lan,(içimden) diyerek, o tuhaf sesi çıkardım. Sonra zaten şoka girdim. Fransa'da türk olmayan birinin türkçe bilmesi mi, yoksa o kadar doğal ve doğru düzgün bir telefuzla bana cevap vermesi o kadar şaşırttı bilemiyorum. Allah'tan arkasından, önünden kötü bir şeyler söylememişim; çünkü bazen sırf sıkıntıdan kendimi eğlendirmek için, nasılsa anlamıyorlar diye saçmalıyorum. Artık daha dikkatli oluciim. Bunların nereden çıkacağı belli olmaz. Otobüsten, yoldan, masanın altından falan. O anın şokunu atlattıktan sonra "Türkiye'de ne işin vardı?", diye sordum. Bana kendisinin hint kökenli (zaten renginden az çok anlaşılıyor) bulgar olduğunu anlattı. Türklerden de tarihsel nedenlerden dolayı nefret ediyormuş (olayın ne olduğunu tam anlamadım ama, bilen varsa anlatsın lütfen) ve sanırım bu nefretini yenmek için Türkiye'ye gelmiş. Annesi Türkiye'de ne işin var oğlum, git Avrupa'ya nereye istersen git, demiş ;ama nafile. Boris Türkiye'yi seçmiş. Şu an türkleri ve Türkiye'yi çok seviyor. Türk sanat müziğinden ve fantazi müziğinden çok hoşlandığını söyledi. Ehehe bu Fransa beni daha çook dumura uğratacak.
Sizlere iyi günler, öpüldünüz!
21.11.2014, Lyon

6 Kasım 2014 Perşembe

Eski Lyon'a Yeni Adet

Herkeslere Selamlar, hayırlı Hello!'ween'ler, hayırlı Toussaint'lar,

      Ha milletin bayramı beni bağlar mı, bağlamaz! Sadece bir- iki küçük ayrıntı vereceğim haklarında, o yüzden böyle bir giriş yaptım. Evvela Halloween'le başlayalım, yani Cadılar Bayramı'yla. Televizyonda gördüğüm istatistiklere göre bir amerikan bayramı olan Halloween fransızları da ırgalamıyormuş, sadece %8'lik küçük bir dilimi. Ama kendi gözlemlerim, kostümleriyle kapımıza gelip, şeker isteyen veletlerden, yapılan Cadılar Bayramı partilerinden durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Buradan anlıyoruz ki, istatistiğe ne gerenk var! Yok yok, burası büyük şehir ya ondan öyle oldu; yoksa istatistik bal gibi şeker gibi, diyerek durumu kurtarayım. E bi' yerde mesleğimiz sonuçta.

Bu da bizim komşuların parti yapmadan önceki, aman gürültü yaparsak kusura bakmayın mektubu. Çok şirin değil mi! Yapın ulan avazınız çıktığı kadar bağırın, tepinin. 4. kat mı? Len bu bizim bi' üst... Vazgeçtim, tepinmek yok!
      Toussaint da bir fransız bayramı. Resmi tatil falan ilan edilir. Hatta bizim okul bir haftalık tatile girdi. Yihuu ve bitti; böööö!! 1 Kasımdır Toussaint'ın tarihi de. Ha neye mi karşılık gelir? Kısaca "Ölüler Bayramı" diyeyim, siz anlayın. Anlamadıysanız da, ay yazık Halloweensiz kalmış zavallıcıklar, fransızlıklarına başkasının bayramını kullanmayı yediremeyip, bir bayram icat etmişler, diye düşünmeyin. Bu bayramda ölmüşlerin ruhu şad edilir.

Çiçekler alınır, mezarlıklara gidilir. Öyle şekerler, şakalar falan yok yani.
      Bizim evde öyle yok 14 Temmuzdur, Sevgililer Günüdür, Halloweendir falan pek takılmaz. O yüzden mezarlık olayı da yok. Bir tek Noel ve Paskalya Bayramları'nda kayın validemlerde toplanılır, yenir, içilir eğlenilir.
      Ben de fırsat bu fırsat yapmam gereken işlerimi hallettim. Vizemi gittim aldım, -sadece ve sadece iki saat bekledim, bir mucize- sonunda evimi temizledim, yemek falan bile pişirdim ve yapmam gereken bir kaç acil ve ertelenmiş işimi daha hallettim. Sonunda kafam rahat ders çalışabilirim.

      Esas anlatmak istediğim konu; ise dün akşamki muhteşem gezimiz. Neredeyse bir yıldır burada olmamıza rağmen, şöyle ağız tadıyla gezemediğim Eski Lyon'u (Vieux Lyon) okulca rehberler eşliğinde gezdik. Çok güzeldi.

     Rehberlerden biri cadı kıyafeti giymişti, ambiyans yaratmak için. Diğeri ise televizyonda rastladıkça kaçırmadığım bir programın sunucusu, gazeteci Jean-Luc Chavent.

 Adam resmen Asterix'in torunu. Lütfen tipe bakın!
      Gece karanlığında beş yüz yıllık, yedi yüz yıllık gizli geçitlerden, merdivenlerden, kapılardan, koridorlardan geçmek... Hem de bir cadı eşliğinde... Gerçekten paha biçilemez! Bence daha paha biçilemez olanı yedi yüz yıllık bir bina da öğrenci olarak oturmak. Adamlar içinde yaşıyor yav!

Bu da o şanslı heriflerden biri. Ha her gün o yokuşu bisikletiyle çıkmak zorunda o başka!!

      Bu tahtaların böyle kalması için ise teknikleri; yılın belli bir zamanı üç ay boyunca ağaçları kesmek ve kurutmakmış. Böceklerden neyin korumak içinse, inek kanı sürülüyormuş. O yüzden de bu tahtalar böyle kararmışmış. Ortaçağdan kalmış biz bunu koruyalım falan demiyorlar. Zaten kimsenin de zarar verdiği yok ya! Çok gelmiş herhalde, ne bileyim. Aynı bizdeki gibi yani. 
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/136801/2000_yillik_mozaiklerin_ustunde_ayakkabilariyla_gezdiler.html Şu iki bin yıllık mozaiklerden biraz da bize gönderin, banyoya döşeriz, yakışır!

      Yapımı 400 yıl sürmüş olan Fransa'nın ilk Katedrali Saint Jean Baptiste. Bize anlatılan hikayeye ve gösterdikleri bir resme göre de restorasyon sırasında bina üzerindeki heykellerden bir tanesinde müslüman ve arap olan şantiye şefinin yüzü işlenmiş ve bu oldukça polemiklere sebep olmuş. Bu arada kutsal sayılan binanın dışı değil, içiymiş. Bunu da bu hikaye arasında öğrenmiş oldum.

                              
      Gezimizi burada sonlandırdık. Bu kule zenginlerin zenginliklerini gösterme şekliymiş. İşin ilginci dışarıdan bakınca orada bir kule olduğu anlaşılmıyor. İşin sırrı şurada; Lyonlular zenginliklerini hemen öyle göstermezlermiş. Gizli gizli, içten içten hava atıyorlar yani. Eşe, dosta, misafire. İtalyanlarsa görgüsüzmüş heralde; çünkü onlar hemen belli ederlermiş zenginliklerini. Güzel güzel pencereler falan yaptırırlarmış. Manyak la bu Lyonlular heralde. Hiç bir işe yaramayan, sadece merdivenden oluşan, üstüne üstlük bir de sırf merdiven dışarıda diye on kat fazla para verdiğin ve de kimsenin görmediği kocaman bir kule mi, yoksa güzel, şık pencereler mi? Karar vermem fazla uzun sürmez herhalde!! 

                               
      Bu fantastik turdan sonra da otobüs beklerken orada burada bir iki fotoğraf patlattım, hehhehe!! Bir!

                               
İki! Her kızın Sevgililer Gününde almak isteyeceği türden bir çiçek! Ömür boyu sakladur.

6.11.2014/Lyon

Düzeltme: Toussaint ile Ölüler Bayramı bir değilmiş. La Toussaint; Bütün Azizlerin (Tous Saint) Bayramı Ve La Fete des Morts (Ölüler Bayramı) iki ayrı günmüş. Ölüler Bayramı normalde Azizler Bayramı'ndan bir gün sonraymış; ama Fransa'da artık her ikisi de aynı gün kutlandığı için insanlarda da kavram kargaşası başlamış. Ve işte pek fazla fransızın bile bilmediği bir ayrıntı Parisli Kezban farkıyla!!!