28 Haziran 2014 Cumartesi

Top Güzelmiş!

Top güzelmiş.

Bir Dünya Kupası furyası aldı başını gidiyor. Komiklikler, şakalar, iddaalar, kumarlar, haykırışlar. Dünya Kupası'nı beklediğini göstermek için dört yıldır yatağından kalkmayan, kalktığında da mağara adamı gibi kalkıp (saçından sakalından geçtim) onu heyecanlı gözlerle bekleyen karısı ve belki de ilk defa gördüğü çocuklarına selam bile vermeden televizyonun başına geçen bir orangutan adamın hikayesi belki de (bir araba reklamından çordum hikayeyi). Neyse ki biz değiliz bu aile.

Fransa'nın sembolü "horoz"dur.
Yine de futbolla alakası olmayan eşimin bile, biraz da iş arkadaşlarının gazına gelerek Fransa-İsviçre maçını izlemesi ve hatta benim de sonucu biliyor olmam, sonucu değiştirmez. Futbolla ilgilenmiyorum. Aslında bu yazımın konusu geçen haftaki Müzik Festivali olmalıydı. Hatta kayın babamın "bile" Fransa-Ekvador maçını izlemesi de beni şaşırttı. 

"98 şampiyonluklarındaki kutlamaları, istisnasız herkesin nasıl yollara döküldüğünü anlatırken duygulanması beni biraz meraka sevk edip, o anı yaşamak istememe sebep olsa da; 

maçlardan geriye bir tek üstü bikinili güzel kızlar kalmış aklımda. 

      Ekvador'un dev kalecisi var bir de. Adam kaleci değil doğrudan sur kurdu kalenin önüne. Gördüğünüz gibi takım arkadaşı falan dinlemiyor çakıyor yumruğu önüne gelene. Bir de Cezayir kalifiye olunca, nasıl şehri birbirine kattıkları var. Gece 2'ye kadar kornalar, çığlıklar ve havai fişekler ve durumu kontrol altında tutmaya çalışan helikopterli kolluk kuvvetleri. Buradaki en kalabalık azınlık Cezayirliler ve sonra belki de Türkler. Ve maalesef genelde problem çıkaran tipler de bunlar, yani biz. Araba yakanlar, laf atanlar, huzursuzluk çıkaranlar. http://sozcu.com.tr/2014/gunun-icinden/kralicenin-kugusunu-yedi-523056/ Zira İngiltere'de Kraliçe'nin kuğusunu kesip, yiyecek başka bir ırk tanımıyorum Dünya'da. Bir de Türkiye'de futbol bu kadar muhteremken, canımız ciğerimizken neden Dünya Kupası'nda olamadığımızı anlayamadım. Bizdeki gibi tenis de neymiş, buz patenini göstermeyelim kıyafetler çok açık http://www.hurriyet.com.tr/spor/diger/25822971.asp (lütfen videoyu izleyin çok başarılılar göreceksiniz), yüzme hak getire, bisikletçileri arabayla ezmek 5, dolmuşla 15 puan gibi bir mantığa sahip olmayan Fransa bile Dünya Kupası'ndayken, 

biz neden yokuuz!!! Parisli Kezban- Futbol İlişkisi için daha ayrıntılı bir yazı:  http://parislikezban.blogspot.fr/2013/10/futbol-ve-parisli-kezban-iliskisi.html

    Bu arada futbol o kadar da kötü değilmiş. https://www.facebook.com/photo.php?v=10201849817158356

28/06/2014, Albertville

21 Haziran 2014 Cumartesi

Fransa'da Trene Nasıl Binilir, Ucuza Bilet Tüyoları

Merhaba,
      Bugün aslında size daha önce bahsetmem gereken çok çok önemli bir konudan bahsedeceğim. "Tren"den. Evvela tren candır, canı canımızdır. http://www.dailymotion.com/video/xl6eqf_ibrahim-tatlises-tren-gelir-hos-gelir-orjinal-video-klibi_musicTren gelir hoş gelir, odaları boş gelir. Duydum yar bize gelmiş, sefa gelir, hoş gelir. Gelir de bana mı gelir, orasını bilemiyorum. Hatta Fransa'daysa gelip gelemeyeceği bile kesin değil; çünkü senede üç beş defa greve gider demir yolu (SNCF) çalışanları. Özelleştirme istemedikleri için kendilerini korumaya çalışıyorlar, haklılar. Bir sürü avantajı var. Erken emeklilik, daha iyi mayış, daha uygun çalışma koşulları var. Haklılar, bunlar ellerinden gitsin istemiyorlar. Özelleşince, biletler de pahalılanır, o yüzden ben de istemiyorum. Daha ne kadar pahalanabilirse? (1,5 saatlik yol için 19 euro alıyorlar zaten. Bu arada normal trenden bahsediyorum, hızlısından değil.) Ama artık millete bıkkınlık geldi, onların grevlerinden. İnsanlar işlerine gidip gelemiyor ya da geç kalıyor. Hatta sırf bu yüzden işinden olanlar varmış.

 Ben tren garında Albertville gitmek için beklerken Marsilya treninin geldiği anonsu yapıldı. İnsanların bir koşuşu vardı, anlatamam. O modern insanlar, o Avrupalı insanlar bir anda karınca sürüsüne dönüşüp, nehir gibi akarak, trende yer kapma yarışına girdiler. Resmen tren garı başka bir boyuta girdi ve ben zaman mekan kavramımı yitirdim.

      Burada trene binmek bir mesele. Grev zamanı dışında da. Öncelikle bilet almak! ATM'lere benzeyen makinelerden işlem yapıyorsunuz. Hangisi olduğuna da dikkat etmek gerekirmiş meğersem. Bir mavi, bir de sarı olmak üzere iki çeşitler. Farklarını tam olarak bilmiyorum; ama mavi olan eğer bölge içinde yolculuk edecekseniz daha ucuzmuş. Yeni öğrendim, maalesef :(  Renk seçiminden sonra, gideceğiniz yerin seçimi, gidiş geliş?, indirim sahibiyseniz; hangi tür vs seçimlerini yapıp bankamatik/kredi kartınızla ödemeyi yapıyorsunuz. Size bir kart veriyor. Bu kartın üzerinde de şu şu tarihler arasında şuradan şuraya gitmek içindir yazıyor. Yani tarih ve saat seçimini önceden yaptırmıyorlar, siz hangi trene bineceğinizi kendiniz buluyorsunuz. Son duraklar, neredeler hala pek bilmediğimden, görevlilere soruyorum, şuraya nasıl gidebilirim, buraya nasıl gidebilirim, diye. Fransızca bilmiyorsanız, sorun değil, İngilizce de konuşuyorlar, hem de keyifle. Bu arada verilen bileti trene binmeden önce küçük sarı makinelerde onaylatmanız gerekiyor, sonra trende kontrol olduğunda kontrolörle papaz olmayın. Ben en başta bunu da nasıl yapacağımı bilememiştim. Meğersem makineye sokarken sola dayamak gerekiyormuş kartı, üzerinde de yazıyor halbuki (ah şu Fransızca yok mu) Sonra trende birinci sınıf ve ikinci sınıf var. Bir keresinde de yanlışlıkla birinci sınıfa binmiştim. Kontrolör uyarmıştı beni, hanımefendi yanlış yerdesiniz, diye. Baktım yani bi' değişiklik yok. Fazladan bir portakal suyu bile yok. Birinci sınıf olup da bir ayrıcalık hissetmiyorsunuz yani.
      Trenler hakkında söylemek istediğim bir diğer önemli konu ise; indirimler. Sevgili arkadaşım Kristina olmasa kimse beni uyarmayacaktı vallahi. Kuzu kuzu ödeyip duruyorduk biletleri. İş ve işçi bulma kurumuna gidip (Pole Emploi) başvuruda bulunuyorsunuz. Size doldurup göndermeniz için bir form veriyorlar. Siz de doldurup gereken yere gönderiyorsunuz. Ben işsiz olduğum için %90 indirimli tarifeden yararlanıyorum. Bulunduğum bölge olan Rhone Alpes'te sadece %10 ödeyerek yolculuk ediyorum. Oh be var mı böyle keyif. Sırf zevkine seyahat et. E diğer türlü arkadaşlarını bile görmek için günlük 60€ öde. Oldu mu ya!!

Sadece işsizlere değil, öğrencilere, 60 yaş üstüne, 25 yaş altına, aileye, bekara, çalışana, çalışmayana (benim gibi), herkese bir indirim var. Bi' tek biz saf saf ödermişiz meğersem! http://www.voyages-sncf.com/billet-train adresinden öğrenebilirsiniz. Ayrıca grev dönemleri hariç gayet güzel gül gibi çalışıp giden akıllı telefon uygulamaları da var. SNCF yazarak gereken uygulamalara ulaşabilirsiniz.
       Veee son olarak oldukça pahalı olan yüksek hızlı trenlere (TGV) insancıl fiyatlarla binebilmek için harika bir tüyo da İpek'ten geliyor. http://www.voyages-sncf.com/promotion-train/tgv-prems adresinden ortalama 25€'ya bilet bulabilirsiniz.

Hala ben bu fırsattan faydalanmadım; ama Paris'e gitmek için sabırsızlanmadığımı da söyleyemem.

21/06/2014, Lyon

13 Haziran 2014 Cuma

Seçim Sizin

Merhaba,
      Bu sene yurt dışındaki seçmenler de gümrükler dışında ilk defa olarak oy kullanabiliyormuş. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile başlayacak olan yeni uygulama ile yurt dışındaki Türk vatandaşlarının toplam oyların %6'sına sahip olacağı belirtiliyor. Oylar da THY'ları ile Türkiye'ye gönderilip sayılacakmış.
      Oy kullanabilmek için gerekenler ise yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı olmak. Kayıtlı olup olmadığınızı da www.ysk.gov.tr sayfasından kolayca öğrenebilirsiniz. Bu arada sayfada zaman zaman aksaklıklar olabiliyor,  tekrar denemekten zarar gelmez. (o kadar da kolayca değilmiş yani, yok yok kolay, vallahi!) Ardından muhtemelen yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı olmadığınızı göreceksiniz benim gibi.

O işi de  halletmek kolay. Ya benim gibi pasaport veya TC. kimliğinizi alıp konsolosluğa gideceksiniz, adres beyanında bulunmak için. (Lyon adres: 87, rue de Seze 69006) Ya da internetten "Adres Beyan Formu B"yi doldurup, nüfus cüzdanı fotokopisi ile birlikte göndereceksiniz.
      Ben konsolosluğa gittiğimde, pek de beklediğim gibi olmadı. Çalışanlar güler yüzlü ve sakin insanlardı. Niyeyse asık suratlı ve yorgun olacaklarını düşünmüştüm. Çalışma saatleri ise 9.00 ile 12.30 arası. Buna da dikkat etmekte fayda var. Bir de kapıda çalışma programı için "Pazartesi-Cuma" yazıyordu. Bir an için layn yoksa sadece pazartesi ve cuma günleri mi çalışıyorlar, diye de içimden geçirmedim değil:) Adres beyanında bulunmak için de son gün 29 Haziran 2014! Lütfen bu önemli mevzuyu atlamayalım. Vatandaş olarak görevimiz ve hakkımız. Seçim bizim seçimimiz, Fransa'nın ya da Guadeloupe'un falan değil.
      Fransa'da sandıklar Paris'te, Lyon'da, Marseille (Türkçesinin Marsilya olduğunu şimdi öğrendim)'de, Bordeaux'da, Strazbourg (Burayı da önceden Almanya'ya dahil zannediyordum, adı çok Almanyamsı gelmişti)'da ve Nantes'te kurulacakmış. Tarihleri ise; 1.basamak için 31 Temmuz-3 Ağustos ve ikinci tur için 17-20 Ağustos arası olacakmış. Diğer ülkeler içinse;  https://docs.google.com/file/d/0B4VRtURc6sPGWm9CZUYyVkZuYlU/edit adresini kullanmanız mümkün. Bu arada facebookta Gurbetin Oyları  https://www.facebook.com/GurbetinOylari?ref=profile diye çok güzel bir grup var. Oradan hem pek çok şey öğrenebilir, hem de merak ettiklerinizi sorabilirsiniz. Bu konuda şimdilik bildiklerim bu kadar. Sizin de paylaşmak, söylemek istediğiniz bir şey olursa lütfen yorumlara eklemekten çekinmeyin.
      Bi' de konsolosluğa gittiğimde bu haftasonu Lyon'daki Bellecour Meydanı'nında konsolosluklar günü olacağını ve Türk Konsolosluğu'nun da standı olacağını öğrendim. Güzel Türk yemekleri için buraya uğramanız da mümkün.

13/06/2014, Albertville

8 Haziran 2014 Pazar

Europa Park

Herkese Merhaba,  
Şu an burası o kadar sıcak ki anlatamam. Kıştan yaza geçtik.

 Resmen ilkbahar kayboldu. O kadar ki modacılar bile 2015-2016 ilkbahar- yaz kreasyonunu sadece yaz kreasyonu olarak sunacaklar. O kadar sıcak ki şu an Europa Park'a gidip herhangi bir roller coster'a binmek için neler vermezdim. (Nasıl bağladım Europa Park'a:) Dediğim gibi Almanya'daki Rust şehrinde bulunan Europa Park'a gittik. Gidiş maceralarımızı geçen hafta yazmıştım. Şimdi de park maceralarına geldi sıra, hehehe. Giriş normalde kişi başı 41 Euro (ıgh dediğinizi duyar gibiyim). Ama biz arkadaşımız Manü'nün sayesinde sadece ve sadece! 35 Euro verdik. İş yerinden sağlamışlar bu indirimi de. Burada iş yerleri bedava sinema bileti, kayak merkezi indirimi ya da eğlence parkı indirimi sağlıyorlar, iyi mi! Gişelerden içeri bir çocuk gibi sırıtarak girdim. Zaten girdikten sonra büyük küçük fark etmiyor herkes etkileniyor. Mimarisinden, peyzajına kadar, müziğine kadar,

 hatta ve hatta tuvaletine kadar her şey farklı, her şey çok güzel. Kendinizi bir masal diyarında gibi hissediyorsunuz. Bunun için de yapılabilecek her şeyi yapmış adamlar zaten.

Kenarlardan geçen küçük dereler, çiçekler, pofuduk minderler,

heykeller, lokantalar, akşam olunca ışıklandırma, dans gösterileri, film gösterimleri, değişik yerlerden gelen masalımsı müzikler insanı kendinden alıyor.

Bu ağabey muhtemelen bir kova suya falan atlıyordur.

       Ben roller costera binmesem de olur, beni buraya salın, diyesim geldi; ama sonra, ya buraya gelen ya da gelmeyen arkadaşlarım Silver Star'a bindin mi, yok buna bindin mi, nasıldı, bence şöyleydi, sence nasıldı sorularına yanıtsız kalmak istemediğim için elimden geldiğince çok araca binmeye çalıştım; ama sabah saat 10 civarında gelmiş olmamıza rağmen öğlene kadar ancak iki tane şeye binebildik, bir de sosisli sandviç yedik. Sosis alman sosisi, ekmek Fransız ekmeği, yediğimiz ülke de İspanya idi. Hı, İspanya mı? Evet evet parkı değişik bölgelere ayırmışlar ve her bölgeye de bir Avrupa ülkesi adını vermişler; ama Türkiye yoktu maalesef. Parkı zaman zaman büyütüyorlarmış, belki bizi de bir ara aralarına alırlar:) Her bölgenin, yani her ülkenin kendi konsepti var elbette. Lokantalar ve alış-veriş yapabileceğiniz dükkanlar, meydanlar hep bu ülkeleri hatırlatacak şekilde dizayn edilmiş. Turizm şirketleri günlük Avrupa turu çıkartırlarsa şaşırmayın.
      İki-üç saatte iki tane araca binebilmiş olmamızın sebebi de hayvani kuyruklardı. Her kuyrukta bir saat, bir buçuk saat beklediğinizi düşünün. İlk bindiğimiz araç, parkın meşhuuur golf topunun içindeydi. Eurosat için sanırım 65 dk bekledik. Zaten kuyruktayken de makineler söylüyor yaklaşık kaç dakika bekleyeceğinizi. Tam bu sırada bunları düşünürken; iki tane kız önümüze kaynak yaptı. Hadi problem yaşamayalım, dedik. Sonra iki kız daha geldi. En son iki tane daha arkadaşları, herkesin önünde iplerin altından geçe geçe kaynayınca ne yapacağımı şaşırdım. Zaten Fransızca bilmiyorum; ama zaten Almanya'dayız. Almancam da az buçuk vardı; ama önceden. O da önemli değil, zaten bu tipler ne Fransız, ne de Almandı. (Türktü desem şaşırmazdınız değil mi?:) Roman mıydı neydi bi Balkan havası sezdim adamlarda. Çok gıcık oldum. Neyse ilahi adalet yerini buldu ve ne olduysa oldu onlar trene binemediler, biz onlardan önce bindik hehehe, nanikler eşliğinde adrenalinin doruklarına doğru tırmanışımıza başladık. Parkta benim en çok beğendiğim, (en sarsıcı bulduğum da diyebiliriz) bu Eurosat'tı. Karanlığın içinde bi o yana bi bu yana gidiyorsunuz. İnsanın midesi bi tuhaf oluyor; ama amaç da bu zaten. Orada ölecek halimiz yok sonuçta:)

Yunanistan'da bulunan Poseidon için kuyruk beklerken, Truva atının altından geçiyorsunuz. O da size sulu şakalar yapıyor. (Resmen üzerime işedi!) Bu arada Truva Atı Çanakkale'de değil miydi yahu? Avrupalıların gözünde bütün her şeyi Yunanlıların yapmış olması da beni benden alıyor. Yoğurt Yunanlıların, bir de "yağurt" demiyorlar mı? Kebaba Grek (Yunanlı) diyorlar. Allah'ım çıldırıyorum. Cacık zaten tatsiki:)

      Sonra Poseidon diye bir atraksiyona katıldık. Yine hızlı bir tren havuzlu mavuzlu yerlerden geçiyor. Sırada beklerken de değişik koridorlardan, maden görünümü verilmiş yerlerden geçiyorsunuz. Çok da sıkıcı değil aslında; ama önünüzdeki çocukların büyüdüğüne falan şahit olmanız da mümkün bu geçen saatlerde.

Sonra tamamen ahşap malzemeden yapılmış bir trene bindik. Umarım İkea değildir Allah'ım, diye dualar eşliğinde.

Gözümüze sokmak için bir de kum saatini çevirip durmadı mı şu cadı heykel!!

Orada bir buçuk saat bekledik işte. Her atraksiyonun da maksimum bir dakika olduğunu göz önüne alırsak, aslında pek de çekilecek işkence değil bu Europa Park. Gün boyu beş ya da altı oyuncağa binebildik. O kadar bekleme,o kadar km yol, o kadar para değer mi bilemiyorum. Ya da perşembe resmi tatilse; cuma günü oraya gidilmeyecekmiş.

 En son Blue Fire'a da bindikten sonra geri dönüşümüze başladık.

İşte de Blue Fire! Silver Star programda yer alamadı maalesef. Zira içim tam anlamıyla dışıma çıkacaktı yoksa.

 Önce yolumuzu bulamadık, rastgele bir Fransa yazısı, bir Fransa plakası aradık. Sonra benim sayemde bulduk, hehehe. Yolda şahhane bir binada çok güzel bir restaurant bulduk. (Resmini hakikiparislikezban adı ile açmış olduğum Instagram hesabımda görebilirsiniz) Allah'ın unuttuğu bu yerde ne kadar pahalı olabilirdi ki; ama yeterince pahalıydı ve neyse ki girişte menüleri olduğu için çok geç olmadan kapıdan döndük. Sonra evde makarnaya talim:)) Sonra da zaten sabah altıda kalktığımız için yorgunluktan gözlerimi açamadığım için resmen yatağa koştum.
The End-Mutlu Son
08/06/2014, Lyon

1 Haziran 2014 Pazar

Parisli Kezban Almanya'da (Europa Park'a Gidiş)

Merhaba,
Perşembe günü Fransa'da Hz. İsa'nın göğe yükselmesi (Ascension diyorlar) sebebiyle tatildi. Eşim de iki haftada bir cuma günleri alma hakkının olduğu tatili alarak güzel bir tatil köprüsü yaptı. Böylece bize de Europa Park'a gitme fırsatı doğdu. Lyon'daki nadir sayıdaki arkadaşlarımızdan; Manu'yü de alarak öncelikle kayınbiraderimin kaldığı Nancy'e doğru yola çıktık.

 Arabayla yaklaşık dört saat süren yolculuğumuz da en çok dikkatimi çeken şey vahşi  hayvanlar için de köprü yapmış olmalarıydı. Otoyolda hayvancıklar telef olmasınlar, diye; hayvan köprüsü yapmışlar adamlar. Yani zaten doğanın içinden yol geçiriyoruz bari hareket etme özgürlüklerini de tamamen ellerinden almayalım, diye; düşündükleri şeye bakın.

Ayrıca ne zamandır size göstermek istediğim böyle de bir şey var. İlk gördüğümde çığlık atmıştım. Arabanın içinde yapılmaması gereken bir şey; ama çok heyecanlanmıştım böyle sorumlu bir davranışı görünce. Dikkat Geyik Çıkabilir tabelası. Hehe ayrıca Türkiye'de olsa çok geyik dönerdi bu tabelaların üstünden:)

Ucube ucube heykeller de vardı böyle. Heykel deyince artık aklıma ucube sıfatı gelir olmuş, çok yazık.

Bir de rüzgar gülleri vardı yolumuzun üzerinde. İkinci defa buradan geçtiğimiz ve insanın gözüne hayvan köprüsünden daha çok görünür olduğu için fark etmiştim bunları önceden. Yine de bir kaç fotoğraf çekmeden edemedim. Fransa'nın pek çok yerinde rüzgar enerjisinden faydalandıkları bir gerçek.
      Bir gün evde kardeş özlemi giderip, dinlendikten ve de

 mangal yaptıktan sonra ertesi gün Almanya'ya Europa Park'a doğru yola çıktık. Ben yolda biraz gergindim; çünkü kimliğimi yani kalıcı vizemi yanıma almayı unutmuşum. Bir tek tarihi geçmiş Fransız ehliyetim vardı. Yol boyunca yusuf sağolsun bir dakika adrenalin eksik olmadı (yusuf yusuf). Ya sınırdan geçerken durdururlarsa, kimlik sorarlarsa diye içim içimi yedi. 

Tam sınırda bir trafik, bir araba kuyruğu görünce aha, dedim bittim ben! Kimlik soruyorlar, olmayınca da artık eşimin sinirlenmesi mi, yoksa parka gidememek mi, yoksa daha kötü ne olabilir diye düşünürken, gördüm ki meğerse Ren Nehri'ni araba vapuru ile geçiriyorlarmış. Nedenini bilmiyorum, zaten çok da saçma geldi. Üzerinde Fransız Bayrağı olan bir vapur bi' oraya, bi' buraya yüzüp duruyor. Kimsenin üzerinde de nakit para olmadığından, bu sefer yusuf sırası eşimdeydi. Ya kart geçmiyorsa, ya öyleyse ya böyleyse diye. Neyse ki vapur da ücretsizdi. Rhein Nehri'ni geçtikten bir dakika içerisinde de Willkommen in Deutchland yazısını görüyorsunuz, başka da bir şey yok, ağaçlardan ottan böcekten başka. Ne bir polis, ne bir kontrol noktası. İspanya'ya giderken bir nokta vardı en azından, kontrol yoktu ama...

      Birinci Dünya Savaşı'nın esas nedenlerinden olan Alsace Bölgesi'nden Almanya'ya geçerken tek bir bekçi bile görememek bana pek tuhaf geldi. Bu arada Alsace (Alsas) Fransa'ya dahil olmasına rağmen kullandıkları dil olan Alsasça Fransızca'dan ziyade Almanca'ya daha yakın. Yer isimleri Almanca neredeyse. Uzuuun uzuun kelimeler, stadt'lar. Alman mimarisi, evlerin çatıları bile Alsace deyince bir anda değişti, dik dik oldu. Ayrıca bu küçük köyler pek de tatlıydı. Evlerin hepsi rengarenkti. Her taraftan bir dere geçiyordu.

Her yer çiçek, ağaç desen zaten her yer yemyeşildi. Zaten 400-450 kmlik yolculuğumuz sırasında kel bırakılmış bir tek arazi görmedim. Hadi tarlalar var evet ama; aynı zamanda her yer orman. Tuhaf bir duygu durumu evet. Etrafımızdaki kocaman üzüm bağlarını görünce de pek şaşırdım. Halbuki buraların şarabı da pek meşhur bizim buralarda. Şaşırmamam lazımdı; ama güneş yok, bir şey yok nasıl oluyor bu iş demeden de edemedim. Bir de Amerika'daki Özgürlük Heykeli'nin Fransa'nın bir armağanı olduğunu biliyordum; ama hemen yanından geçtiğimiz Colmar'da yapıldığını da bilmiyordum. Pek verimli, bilgi dolu bir yolculuğun ardından dünyadaki sayılı önemli eğlence parklarından olan Europa Park maceramız da gelecek yazımızın konusu olsun herkese iyi pazarlar.
 01/06/2014,  Lyon