8 Haziran 2014 Pazar

Europa Park

Herkese Merhaba,  
Şu an burası o kadar sıcak ki anlatamam. Kıştan yaza geçtik.

 Resmen ilkbahar kayboldu. O kadar ki modacılar bile 2015-2016 ilkbahar- yaz kreasyonunu sadece yaz kreasyonu olarak sunacaklar. O kadar sıcak ki şu an Europa Park'a gidip herhangi bir roller coster'a binmek için neler vermezdim. (Nasıl bağladım Europa Park'a:) Dediğim gibi Almanya'daki Rust şehrinde bulunan Europa Park'a gittik. Gidiş maceralarımızı geçen hafta yazmıştım. Şimdi de park maceralarına geldi sıra, hehehe. Giriş normalde kişi başı 41 Euro (ıgh dediğinizi duyar gibiyim). Ama biz arkadaşımız Manü'nün sayesinde sadece ve sadece! 35 Euro verdik. İş yerinden sağlamışlar bu indirimi de. Burada iş yerleri bedava sinema bileti, kayak merkezi indirimi ya da eğlence parkı indirimi sağlıyorlar, iyi mi! Gişelerden içeri bir çocuk gibi sırıtarak girdim. Zaten girdikten sonra büyük küçük fark etmiyor herkes etkileniyor. Mimarisinden, peyzajına kadar, müziğine kadar,

 hatta ve hatta tuvaletine kadar her şey farklı, her şey çok güzel. Kendinizi bir masal diyarında gibi hissediyorsunuz. Bunun için de yapılabilecek her şeyi yapmış adamlar zaten.

Kenarlardan geçen küçük dereler, çiçekler, pofuduk minderler,

heykeller, lokantalar, akşam olunca ışıklandırma, dans gösterileri, film gösterimleri, değişik yerlerden gelen masalımsı müzikler insanı kendinden alıyor.

Bu ağabey muhtemelen bir kova suya falan atlıyordur.

       Ben roller costera binmesem de olur, beni buraya salın, diyesim geldi; ama sonra, ya buraya gelen ya da gelmeyen arkadaşlarım Silver Star'a bindin mi, yok buna bindin mi, nasıldı, bence şöyleydi, sence nasıldı sorularına yanıtsız kalmak istemediğim için elimden geldiğince çok araca binmeye çalıştım; ama sabah saat 10 civarında gelmiş olmamıza rağmen öğlene kadar ancak iki tane şeye binebildik, bir de sosisli sandviç yedik. Sosis alman sosisi, ekmek Fransız ekmeği, yediğimiz ülke de İspanya idi. Hı, İspanya mı? Evet evet parkı değişik bölgelere ayırmışlar ve her bölgeye de bir Avrupa ülkesi adını vermişler; ama Türkiye yoktu maalesef. Parkı zaman zaman büyütüyorlarmış, belki bizi de bir ara aralarına alırlar:) Her bölgenin, yani her ülkenin kendi konsepti var elbette. Lokantalar ve alış-veriş yapabileceğiniz dükkanlar, meydanlar hep bu ülkeleri hatırlatacak şekilde dizayn edilmiş. Turizm şirketleri günlük Avrupa turu çıkartırlarsa şaşırmayın.
      İki-üç saatte iki tane araca binebilmiş olmamızın sebebi de hayvani kuyruklardı. Her kuyrukta bir saat, bir buçuk saat beklediğinizi düşünün. İlk bindiğimiz araç, parkın meşhuuur golf topunun içindeydi. Eurosat için sanırım 65 dk bekledik. Zaten kuyruktayken de makineler söylüyor yaklaşık kaç dakika bekleyeceğinizi. Tam bu sırada bunları düşünürken; iki tane kız önümüze kaynak yaptı. Hadi problem yaşamayalım, dedik. Sonra iki kız daha geldi. En son iki tane daha arkadaşları, herkesin önünde iplerin altından geçe geçe kaynayınca ne yapacağımı şaşırdım. Zaten Fransızca bilmiyorum; ama zaten Almanya'dayız. Almancam da az buçuk vardı; ama önceden. O da önemli değil, zaten bu tipler ne Fransız, ne de Almandı. (Türktü desem şaşırmazdınız değil mi?:) Roman mıydı neydi bi Balkan havası sezdim adamlarda. Çok gıcık oldum. Neyse ilahi adalet yerini buldu ve ne olduysa oldu onlar trene binemediler, biz onlardan önce bindik hehehe, nanikler eşliğinde adrenalinin doruklarına doğru tırmanışımıza başladık. Parkta benim en çok beğendiğim, (en sarsıcı bulduğum da diyebiliriz) bu Eurosat'tı. Karanlığın içinde bi o yana bi bu yana gidiyorsunuz. İnsanın midesi bi tuhaf oluyor; ama amaç da bu zaten. Orada ölecek halimiz yok sonuçta:)

Yunanistan'da bulunan Poseidon için kuyruk beklerken, Truva atının altından geçiyorsunuz. O da size sulu şakalar yapıyor. (Resmen üzerime işedi!) Bu arada Truva Atı Çanakkale'de değil miydi yahu? Avrupalıların gözünde bütün her şeyi Yunanlıların yapmış olması da beni benden alıyor. Yoğurt Yunanlıların, bir de "yağurt" demiyorlar mı? Kebaba Grek (Yunanlı) diyorlar. Allah'ım çıldırıyorum. Cacık zaten tatsiki:)

      Sonra Poseidon diye bir atraksiyona katıldık. Yine hızlı bir tren havuzlu mavuzlu yerlerden geçiyor. Sırada beklerken de değişik koridorlardan, maden görünümü verilmiş yerlerden geçiyorsunuz. Çok da sıkıcı değil aslında; ama önünüzdeki çocukların büyüdüğüne falan şahit olmanız da mümkün bu geçen saatlerde.

Sonra tamamen ahşap malzemeden yapılmış bir trene bindik. Umarım İkea değildir Allah'ım, diye dualar eşliğinde.

Gözümüze sokmak için bir de kum saatini çevirip durmadı mı şu cadı heykel!!

Orada bir buçuk saat bekledik işte. Her atraksiyonun da maksimum bir dakika olduğunu göz önüne alırsak, aslında pek de çekilecek işkence değil bu Europa Park. Gün boyu beş ya da altı oyuncağa binebildik. O kadar bekleme,o kadar km yol, o kadar para değer mi bilemiyorum. Ya da perşembe resmi tatilse; cuma günü oraya gidilmeyecekmiş.

 En son Blue Fire'a da bindikten sonra geri dönüşümüze başladık.

İşte de Blue Fire! Silver Star programda yer alamadı maalesef. Zira içim tam anlamıyla dışıma çıkacaktı yoksa.

 Önce yolumuzu bulamadık, rastgele bir Fransa yazısı, bir Fransa plakası aradık. Sonra benim sayemde bulduk, hehehe. Yolda şahhane bir binada çok güzel bir restaurant bulduk. (Resmini hakikiparislikezban adı ile açmış olduğum Instagram hesabımda görebilirsiniz) Allah'ın unuttuğu bu yerde ne kadar pahalı olabilirdi ki; ama yeterince pahalıydı ve neyse ki girişte menüleri olduğu için çok geç olmadan kapıdan döndük. Sonra evde makarnaya talim:)) Sonra da zaten sabah altıda kalktığımız için yorgunluktan gözlerimi açamadığım için resmen yatağa koştum.
The End-Mutlu Son
08/06/2014, Lyon

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hı hı evet! Hımmm...Devam edin lütfen...hımm..