21 Kasım 2014 Cuma

Fransız Okulunda Bir Gün

Merhaba,
      Dünkü katastrofik günümden sonra, bugünün daha güzel olacağını hissediyorum. En başta canım arkadaşım, prensesim, Busemin küçük prensi dünyaya gelmiş. İkisi de iyilermiş. Bu haberle uyandım, daha ne olsun!

Allah analı babalı büyütsün Küçük Prensi, şansı bol olsun. Daha sonra da kocamın sevgi dolu mesajını gördüm. O da, güne iyi bir başlangıç nedeni:) Neyse kısaca keyfim yerinde ve hemen yazıma geçeyim; çünkü birazdan okula gitmem gerek. Okulda öğrendiğim şeylerden bahsetmek istiyorum biraz. Fransızcanın nasıl gıcık ve istisna dolu bir dil olduğundan bahsetmeyeceğim. Her dil bilgisi konusunda, konuyu anlayabilmek için master yapmak gerektiğinden bahsetmeyeceğim. Onun yerine sevgili arkadaşlarımdan, çinlisinden tut da ingilizine, tayvanlısına, perulusuna, hint kökenli bulgarına uzanan bu zengin çeşitlilikten bahsetmek istiyorum.
     Beni ilk etkileyen şeylerden bir tanesi sınıfta en iyi anlaştığım insanlardan biri Mösyö C'est ça! Başlarda sürekli c'est ça!,(işte böyle, bu, anlamına geliyor) dediği için gıcık olmuştum ve Vietnamlı olduğundan -sanırım gırtlak ve ağız yapıları farklı olduğu için- neredeyse hiç bir dediğini anlamıyordum. Daha sonra birlikte çalıştıkça, grup ödevlerinde birlikte yer aldıkça, en başta ne dediğini anlamaya başladım, sonra fransızcasının benimkinden daha iyi olduğunu anladım. Ne kadar sevgi dolu, hayata saygılı, geçimli biri olduğunu anladım. Pamuk gibi bir adammış meğerse. Teoloji alanında eğitim görmek istiyormuş Fransa'da. Din felsefesi yani. Çok mutlu oldum; çünkü dünyanın akıllı din adamlarına oldukça ihtiyacı var. Tüm masraflarını Katolik bir din kuruluşu karşılıyormuş ve eğitimini tamamladığında rahip olup, misyonerlik yapacakmış (zorunlu olarak, bu burslar boşuna verilmiyor) Gerçekten zor bir yol bu rahiplik işi. 2015'te bir seneliğine Paris'te ıssız ve sakin bir bölgede diğer rahip adaylarıyla birlikte inzivaya çekileceklermiş. Rahiplik eğitimleri ve kendini tanıma tüm dünyadan uzakta, kimseyi görmeden gerçekleşiyor. Bu eğitimden sonra Tang ile tekrar görüşmek isterim açıkçası. Bu arada evlenmek falan da yok ona göre. Bu misyonerlik işinden her ne kadar hoşlanmasam da, tarihten gördüğüm kadarıyla insanlara fayda yerine fakirlik getiren bu misyonerlerden hoşlanmasam da, yapabilecek bir şeyim olmadığı için sadece büyük bir ilgi ile izliyorum.
      Aynı şekilde Cecilia da var, o da rahibe. Hiç rahibe arkadaşım olmamıştı açıkçası; çok tuhafıma gidiyor.

Sadece yolda gezinen genelde yaşlı başlı rahibe teyzeleri görüp kıyafetlerini incelerdim.

Bizimki biraz daha genç; ama aynı çılgın ruhu taşıyor.Gözlere bak teyzemin, zehir gibi maşallah!
Bu sefer benim yanımda oturuyor, benimle konuşuyor. Bana yardım ediyor; üzüldüğümde n'oldu İpek neyin var, diye soruyor; ama din hakkında hiç konuşmuyoruz neredeyse. Tam bir anaç abla. Herkesin derdine koşuyor, çok sevimli. İngilizce öğrenmesi için onu "sister"ları Yeni Zellanda'ya da göndermiş. Önce bu sister işini anlayamamışım. Harbi harbi kız kardeşleri zannetmiştim; meğerse rahibe kardeşleriymiş. Bangladeşli olan bu arkadaşımı da hiç unutamayacağım. Zaten ben istersem onun da bağlantıyı koparacağını zannetmiyorum. Geçen İzlanda'ya mı ne, bir mektup gönderiyordu, eski bir arkadaşına.
      Çinli arkadaşlarımdan oldukça ilginç şeyler öğreniyorum. Örneğin büyük topraklara sahip olduğu için bazı kiliseler yıkılıyormuş. Devlete rakip görüyorlar. Düşünüyorum da Türkiye'de böyle bir şey olduğunu. Bir tuhafıma gidiyor. Bu arada haber kanalları üzerinde de etkin bir kontrol var. Bu haberi televizyondan öğrenemiyorsunuz mesela, ya da Twitter'dan, Facebook'tan; çünkü yasak. Bunların yerine başka başka siteler var.

      Hepimizin bildiği üzere Çin nüfusu muazzam büyüklükte ve bu yüzden çıkartılan bir yasayla sadece tek çocuğa izin var (dı). Artık tam olarak böyle değil. Eğer anne ve babanız tek çocuksa,

sizin de bir kardeş sahibi olma hakkınız doğuyor ya da parası neyse veririz, çocuğumuzu da yaparız, diyebilirsiniz cüzzi bir miktar karşılığında; 100 000 € cuk! Hı bir de ilgincime giden son bir şey; konulu sigaraları varmış. Düğün derneklerde içilen ;

kırmızı filtreli sigara, acı günlerde içilen; beyaz ya da siyah filtreli sigaraları varmış. Bir de öyle özel bir sigara çeşidi varmış ki kartonu 500 000€ cukmuş. Onun yerine beş tane çocuk da yapabilirsiniz. Bu arada parası neyse veririz, sigaramızı da içeriz, diyemezsiniz; çünkü ya hükümette görev almanız ya da oradan birilerini tanımanız lazım. Çaycı bu işi halleder, diyorum ben:)
      Tayvanda minimum hava sıcaklığı 6-7 derece imiş. Asus Tayvan malıymış. Tayvan hakkında şimdilik bu kadar çalışabilmişim.
      İngiliz arkadaşım 18'inden sonra aile ile yaşamanın ekonomik bir yol olduğunu duyduğunda biraz şoke olmuştu. Onlar da zaten ya kira alıyorlar ya evden gönderiyorlar, yapıyorlar bir şeyler.

"Yeees, you finished your 18. Prepare your bag small small, turn your back and go!"
"Eveeet 18'ini bitirdin. Şimdi ufaktan ufaktan çantanı hazırla, arkanı dön ve çık!", dediğini hayal edebiliyor musunuz? Bu arada hiç anne olmamış bu olağan üstü kadının "Türk Annesi" diye arattığımda üçüncü sırada çıkması da ayrı bir olay. Onun gülüşü yeter. Biz senin kuzucukların olmayı sevdik Hafize Ana!:)
Onlara biraz "Türk Annesi Ruhu" lazım.
      Benim sınıfın ortasında çığlıkla böğürme arasındaki o sesi çıkartmama neden olan olay ise çok uzak değil. Okuldaki sosyal aktiviteleri, gezileri düzenleyen Boris diye biri var. Okulun ilk gününden itibaren onu her yerde görüp, duyarsınız. Okul müdürünün adını bilmiyorum, onun adını biliyorum öyle düşünün. Sınıfa bu bizim Eski Lyon'daki gezimizin paralarını toplamaya gelmişti. Adımı görünce nerelisin, diye sordu. Ben de türküm, niye ki, dedim. Evet tüm konuşmalar Fransa'da fransızca sınıfında fransızca olarak geçiyor. Sonra bana türkçe olarak on sekiz ay Türkiye'de kaldım da, dedi. O an n'oluyoruz lan,(içimden) diyerek, o tuhaf sesi çıkardım. Sonra zaten şoka girdim. Fransa'da türk olmayan birinin türkçe bilmesi mi, yoksa o kadar doğal ve doğru düzgün bir telefuzla bana cevap vermesi o kadar şaşırttı bilemiyorum. Allah'tan arkasından, önünden kötü bir şeyler söylememişim; çünkü bazen sırf sıkıntıdan kendimi eğlendirmek için, nasılsa anlamıyorlar diye saçmalıyorum. Artık daha dikkatli oluciim. Bunların nereden çıkacağı belli olmaz. Otobüsten, yoldan, masanın altından falan. O anın şokunu atlattıktan sonra "Türkiye'de ne işin vardı?", diye sordum. Bana kendisinin hint kökenli (zaten renginden az çok anlaşılıyor) bulgar olduğunu anlattı. Türklerden de tarihsel nedenlerden dolayı nefret ediyormuş (olayın ne olduğunu tam anlamadım ama, bilen varsa anlatsın lütfen) ve sanırım bu nefretini yenmek için Türkiye'ye gelmiş. Annesi Türkiye'de ne işin var oğlum, git Avrupa'ya nereye istersen git, demiş ;ama nafile. Boris Türkiye'yi seçmiş. Şu an türkleri ve Türkiye'yi çok seviyor. Türk sanat müziğinden ve fantazi müziğinden çok hoşlandığını söyledi. Ehehe bu Fransa beni daha çook dumura uğratacak.
Sizlere iyi günler, öpüldünüz!
21.11.2014, Lyon

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hı hı evet! Hımmm...Devam edin lütfen...hımm..