3 Ekim 2015 Cumartesi

Şarap Nasıl Tadılır?

       Fransa'ya gelmişiz bi' şaraptan bahsetmemişiz. Olur mu ya! Bu blogu okuyanlar, arkadaşlarına bir fark atmasın mı? İnsanlar Parisli Kezban okuyanlar ve okumayanlar, diye ikiye ayrılmasın mı? Hımm bu şarap çok sek, bıyy bunun bacağı kısa, falan diyemesin mi? Hele bir de  retrolfaksiyon yaparak, arkadaşlarını dehşete düşürmesin mi? İkinci burundan bahsederken arkadaşlarınızın ne kadar imreneceğini düşünerek bu satırları okumaya devam edin.

      Yine fransızca öğrenmek için gittiğim okulda aldığım atölyelerden bir tanesinde (Fransız kültürü atölyesi) şarap tadımını öğrendik. Sabahın körü sarhoş dolaşan öğrenciler, evet bizim sınıftan çıktı. Yok canım o kadar da değil! İki yudum bir şey aldık. Tabii işin uzmanı olmadığımız için, biraz daha fazla denememiz gerekti. Bu paylaştığım video da yine fransızca bilenlerimiz için oldukça faydalı olacaktır. Bilmeyenler için de, ben elimden geldiği kadarıyla önemli noktaları aktarmaya çalışacağım.  Şaraplarınız, bardaklarınız hazır mı?

Bardağınızın üçte birlik kısmını dolduruuun. Hıhııım çok güzeeel. Evet başlıyoruuuuz!!!!

Sizi tanıştarayım Olivier, şarapçı, çok sempatik çocuk. Hiç bir şey bilmeseniz de videoyu izleyince bir sürü şeyi anlayacaksınız, söz:)

      Şarap tadımı üç bölümden oluşur. Bunlar gözlemleme, koklama ve tadımdır.
-Şarabı incelerken parmak izi bırakmamak için bardağın ayak kısmından tutuyoruz.


1.Gözlem


-İlk olarak şarabımıza bir göz atıyoruz. Bakalım rengi temiz mi, şeffaf mı? Şişenin sonu falansa ya da şişeyi açarken mantarı içine kaçırdıysak olamayabilir tabii. Videodaki adam profesyonel olduğu için her şey iyi gidiyor haliyle.

-İkinci adım yüzeyine bakmaktır. Yüzeyi parlak mı, mat mı? Yansıma var mı? Bu yansıma ve parlaklık hikayesi, bize şarabın asitlik miktarı hakkında bilgi verir. Ne kadar asidikse o kadar tazelik hissi verir. Ha bu arada onu sevip sevmemek size kalmış.

-Sonraki adım rengine bakmaktır. Şarabın renginin en yoğun olduğu noktaya,
 yani tam merkeze doğru bakıyoruz.

Rengi açık mı, koyu mu? Beyaz şarabın rengi yaşlandıkça koyulaşır.

Bu da kırmızı şarap için örnek. Soldaki genci, sağdaki yaşlısı.

Videodaki şarabımızın rengi açık; yani genç bir şarap ve günlük içimlerde, aperatif olarak içilebilir. Kahvaltı için bile uygundur, diyor, şakacı seniii.

-Şarabın yaşı hakkında bir fikir edinmek için daha kolayı, şarabın bardakla birleştiği yer olan, disk bölgesine bakmaktır. Bu disk bölgesi beyaz şarap için, hafifçe daha koyu; kırmızı şarap içinse hafifçe daha açıksa şarabın yaşlılığına dalalettir. Bu fark ne kadar fazlaysa, o şarap da o kadar yaşlıdır. Bunun sebebi ise şarabın yıllanırken yaşadığı oksidasyondur. Ağzına mantarı laf olsun diye takmıyorlar. Şarabın hava da alması lazım. Hatta zaman zaman boynuna tasma takıp gezdirdikleri de olurmuş:P (ben de çok şakacıyım kahretsin) Arada fark yoksa o şarap gençtir diyebiliriz.

-Sonraki aşamada bardağı şöyle bir çevirip, şarabı azıcık sallıyoruz. 3:10 saniyelerinde nasıl yapacağınızı güzelce gösteriyor kendisi. Tabii bunu içmeden sarhoş olduğumuz için yapmıyoruz. Bu sallama işlemi bittikten sonra bardağın üst kısımlarında kalan, hala akıp duran şarap yollarını incelemek üzere gerçekleştiriyoruz. O yollara şarapçılar bacak diyorlarmış işte. Fransızcası jambe, yani bacak ya da gözyaşı dedikleri de olurmuş. Bu bacaklar da şarabın şeker, alkol oranını anlamamıza yardımcı oluyor. Bildiğimiz üzere şarap genelde üzümden yapılıyor. Bu üzümler sıkılıp fermente edilirken, üzümün şekeri alkole dönüşüyor. Yani ne kadar ekmek o kadar köfte. Ne kadar şeker, o kadar alkol. Bu bacaklar da şarabın şeker seviyesi ne kadar yüksekse o kadar uzun oluyor. (ekmek-köfte) Bacaklar kısaysa, inceyse, şarap takılıp kalıyorsa, şarap sek demektir, yani çok şekerli değil. Şeker seviyesi yüksekse de, o şaraba yumuşak şarap diyoruz. Yani ne kadar şeker o kadar alkol, o kadar içimi yumuşak. Bunda bi' terslik var gibi ama du' bakalım. Videodaki şarabın da bacakları kısa kısa zaten, kıllanmamak elde değil!

2.Koklama



-Çok normal bir şey gibi burnumuzu bardağın içine daldırıyoruz ve şarabı kokluyoruz. Bunun adına da birinci burun deniyor. Şarabın bir problemi var mı diye bakıyoruz. Biz dertliyiz bari şarabımız olmasın, di mi ama...

-İkinci adım yine şarabımızı önceki gibi bir iki tur çeviriyoruz, bu sefer biraz daha şehvetle çeviriyoruz ki, şarabın tüm aromaları ortaya çıksın. Ortamı aroma molekülleriyle donatalım. Sonra yine kokluyoruz ve görüyoruz ki bu sefer kokular daha güçlü, aromalar daha belirgin. Bu aşamaya da ikinci burun deniyor. Artık bu noktadan sonra iyice havanızı atabilirsiniz. Şu an muzda mıyız, bir küçük ahududu aroması alıyorum, liçi kokusu geliyor, yok güldür, yok daldır, ottur, böcektir, yok yeşil elmadır, yok meyvemsi tattır, küçük bir biber dokunuşudur vs. Uydurun, sıkın bir şeyler. Sizin hayal gücünüze kalmış yani. 

Kargalaarrr!!


3.Tadım


-Şarabı ağzımıza alıyoruz (içmek için sabırsızlanıyorsunuz biliyorum ama bekleyin iki saniye) biraz damağımızda tutuyoruz ki şarap ısınsın, aromatik moleküller ortaya çıksın.

-Sonra ağzımıza ıslık çalar gibi; ama tersten iki üç defa hava çekiyoruz. Arkadaş bunu 7:25 saniyede gösteriyor. Böylece aromatik moleküller burnumuzun koku alma merkezine doğru yola çıkıyorlar. Bu tekniğe de retrolfaksiyon deniyor. Çoook kibar bir tekniktir kendisi. Hatta videonun 7:50 saniyesinden başlayarak izleyebilirsiniz. Böylece aromaları daha iyi algılama olanağı buluyorsunuz. Bundan daha da iyi bir teknik varsa siz söyleyin gari. Tabii bu tekniği restorana filan gittiğinizde biraz daha çaktırmadan yaparsanız daha hoş olur. Bu gargara gibi şeyi adamlar harbi şarap tadımlarında kullanıyorlar zaten.

-Bu tuhaf hareketleri yapıp, arkadaşlarımızı dehşete düşürmenin de bir ödülü olmalı elbette. Ama yok. Bir defa rezil oldunuz, artık geri dönüşü yok:) Burada gövde denen, şarabın ağızda bıraktığı dolgunluk hissine bakıyoruz. Şarabın kendine bakıyoruz işte. Etli mi butlu mu ne yani. Şarap hafif mi, kuvvetli mi ona bakıyoruz. Şarap bize ne verebilmiş, biz ona ne verebilmişiz ona bakıyoruz. O an sevmek neydi, sevmek emekti falan, diye düşünürseniz hiç şaşırmayın. Oraya kadar iyi emek vermişsiniz zaten.  Ne seviyorsak kafamıza göre takılıyoruz işte.

Artık içmek istiyorum bakışı

-Sonraki adımımız şarabın uzunluğuna bakmak. Bunun için şarabı yutmamız gerekiyor, tabii ağzınızda bir kaç damla bir şey tutabildiyseniz şu ana kadar. Ağzımızın arka kısımlarında şarabın tadı kalıyor bildiniz mi onu. Ha işte o tat beş saniyeden az sürüyorsa biz ona pek de kalite bir şarap, diyemiyoruz Oliverciğimle. Benim paşa babam da şarap tadımcısı olduğundan iki günden aşağısı kurtarmıyor bizi. (atmak olur da iki gün ne be) 10-12 saniyeden itibaren güzel şaraplardan bahsetmeye başlayabiliriz. Bu arkadaş bir önceki hafta içtiği şarabın uzunluğunun 3 saat olduğundan bahsediyor. Atıyor mu bilemem tabii, işin uzmanı o sonuçta.

-Artık tadımınızı (degüstasyonunuzu) bitirdiniz kendi kendinizi tebrik edip, çıkıştan sertifikanızı alabilirsiniz. Afiyet olsun şarabınız. Bu arada beni de çağırmadınız ya, ben de benimkini paylaşmam, hıh!



ŞEREFE, SANTE, 3/10/2015, Lyon

13 Eylül 2015 Pazar

3 Günde Paris'i Gezme Tüyoları

Geçenlerde kayın babamın, oğlunu Paris'e götürmesini fırsat bilerek peşlerine takıldım. Adım Parisli Kezban ;ama o güne kadar Paris'i görmüşlüğüm, neyim yoktu. Bir çoğunuz benden iyi biliyordunuz yani Paris'i. Aaaahhh Paris. Romantizm şehri.... Yok canım şaşırmadım merak etmeyin. Romantizm falan da yok bence. Sadece elinde fotoğraf makineleriyle çoğu şeyin ne olduğunu bilmeden sağa sola bakına bakına giden tipler var. Şehrin güzelliği de canlılığından geliyor bence. Yani bizim İstanbul, Ankara gibi. Geceleri bile açık restaurantlar varmış bakh bakh! Kafeler var. Büyüklük olarak Ankara ile İstanbul arası bir şey. Farkı ise tarihinin korunmuş, insan hayatına saygılı, yenilikçi, yaratıcı bir yer olması. Niyeyse benim hayalimde Paris çok düzensiz ve çok pis bir yerdi. Aksine oldukça temiz ve düzenliydi. En azından yürünebilecek kaldırımları ve güzel bir ulaşım ağı vardı. Kısacası ben memnun kaldım bu gezimden. Üç günlükçük gezimize neler sığdırdık hemen paylaşayım. Tabii kayın babamın önceden hemen hemen her şeyi planlamış olması daha kolay kıldı gezimizi.

1. Gün


Sabah dokuz buçuk gibi Lyon'dan arabayla yola çıktık. Verdiğimiz yarım saatlik molayla birlikte iki buçuk, üç gibi de Paris'teydik. İlk gördüğüm an sevdim ben Paris'i. İlk görüşte aşk yani:) Lyon gibi ölü bir şehirden sonra (Paris'i görünce anladım, Lyon'un ne kadar ölü olduğunu) cennet gibi geldi. Arabalar, trafik, insanlar beni yeniden evimde hissettirdi. Tabii ki oraya taşınmamız benim için bir hayal; çünkü eşim hiç istemiyor oraya gitmeyi. Üç yıldır görmemiş olmamın yegane sebebidir kendisi. Neyse efenim kayın biraderimin evi, bizim bildiğimiz iki oda bir salon bir ev. Mutfağı var, girişi var. Hatta iki tane odası var, ne diyosuuuun! Bu Paris gibi bir yerde ne demektir bilir misiniz? Bir servet. Allah'tan bir tanıdık sayesinde uygun fiyata bulmuş bu evi, yoksa fabrikatör çocuğu falan değil (nerde o günler, fabrikatör gelini olmak falan). Neyse biraz yerleşip, market alışverişimizi yaptıktan sonra, metroyla doğruca tekne turuna gittik. Tabii ben az önce bahsettiğim turistler gibi her tarafa aval aval bakınıyordum. Yolumuzun üzerinde zamanında mimarisiyle çok yankı uyandıran Modern Sanatlar Müzesi ve

Quasimodo'suyla ünlü Notre Dame Katedrali de vardı. Sonra

önünde plaj voleybolu sahaları kurulmuş olan valiliğin önünden geçerek, Sen Nehri'ne ulaştık. Pont Neuf Köprüsü'nün ayağındaki teknelerden birine binerek bir saat sürecek Paris turumuza başladık. Bu arada çeşitli tekne turları bulunmakta. Bunların en meşhuru

 Bateau Mouche yani Sinek Tekne; ama o çok turistik olduğundan ve biz de artık Fransa'nın yerlisi olduğumuzdan bu pek adı duyulmamış tekneyi kullandık. Köprüleri, binaları tanıta tanıta,

Fransa Büyük Millet Meclisi

D'Orsay Müzesi

Yüzüklerin Efendisi buradan da birazcık esinlenmiş olabilir mi?

 çeşitli hikayeler anlata anlata (Fransızca ve İngilizce olmak üzere)

 Eiffel Kulesi'ni görebileceğimiz bir noktaya kadar gelip oradan u çektik. Sonra da yine başladığımız yere vardık. Fiyatı 10 € olan turu bizim gibi, gezmek için az zamanı olanlara tavsiye ederim. Sonra da susuzluğumuzu gidermek için bir kafeye gittik. Bir gazozun fiyatı 5€ idi. Paris için normalmiş.

Gittiğimiz kafenin menüsü! Şaka şaka büyük aşçılardan birinin çalıştığı restaurantın menüsü. Bizdeki asgari ücret kadar bir tabak yemeğe para veriyorsunuz. Sonra çıkınca doymadığınız için doğruca McDonal's:)

 Benim şansıma hava 35 derece idi. Bu sene havalar bir acayip zaten. Haritadan bir açın bakın, Paris nerede, diye. Enlemine boylamına bir bakın. O kadar kuzeydeki bir yerde nasıl oluyor bu iş ben anlamadım açıkçası. Sonra yine metroyla evimize döndük. Güzel bir günün ardından mışıl mışıl uyuduk.

2. Gün


Sabah erkenden kalkıp (8:00 Versay'a gitmek için her ne kadar erken olmasa da), önceden internetten almış olduğumuz biletlerimizle (çünkü kuyruk bekleme yok ve daha ucuz) Versaille Sarayı'na doğru yola çıktık. 


http://www.chateauversailles.fr/homepage sayfasından Acheter son billet (bilet satın alma) linkine tıklayıp biletinizi alabilirsiniz.

Versaille Semti'ne gelince binalar, yollar birden bire değişti, daha bir güzelleşti. Sanki çok lüks bir yazlık sitesine gelmiş gibi olduk. Herkes heyecanlıydı. Kayın babam 
Ahanda Aynalar Galerisi!

Aynalar Galerisi'ni göreceği için, ben de bütün her şey için heyecanlıydım. Gittiğimizde 
otobüsler dolusu turist kapıda kuyruk olmuştu. Fransa'da ağustos ayı özellikle turizm ayı olduğu için (Buranın geleneklerine göre bazen şirketler bile kapılarını kapatıp tatile gidiyor) bizim gibi yerli turist de bir hayli mevcuttu. Bu mevcudiyetler sayesinde bir buçuk, iki saat kadar kuyruk bekledik. 


Ben de sıkıntıdan ilginç bulduğum insanların, şemsiyelerin, kıyafetlerin fotoğraflarını çektim:)

Açıkçası bu kuyruk bana pek dokunmadı; çünkü Europa Park'tan yeterince idmanlıydım. En fazla bir dakikalık atraksiyon için bir- iki saat beklemelerimizden bahsediyorum. Neyse ki bu saray atraksiyonunda istediğiniz kadar kalabiliyorsunuz. Biz saraydır, bahçedir, 


kraliçelerin saraycıklarıdır, tiyatrosudur, 


bahçıvanların evleridir falan derken altı yedi saati bulmuşuz. Gerçekten muhteşem bir yer ne diyeyim ki? Herkes bir köşesinden duymuştur zaten ününü.


Bayan "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!" de bu sarayda yaşayanlardan.

Sitedeki ilk resmim olur kendisi. Bölüm bonusu!

      Sonra Sacré Coeur Bazilikası'na gittik.

 Oldukça dik bir yokuştan çıkıp, meşhuur bazilikaya varıyorsunuz. Rüya gibi. Önünden turist ve tabii ki seyyar satıcılar hiç eksilmiyor. Bazilikaya giriş ücretsiz. Daha önce pek çok sahnesinin bu bazilikada çekildiği eski bir Fransız filmi izlemiştim. Sanatçılar orada değildi; ama o ortamda bulunmak bile değişik bir his verdi. Bunun dışında dini öğeler de etkiliyor insanı tabii. Papaz konuşmasına devam ederken, Hz. İsa'nın heykeline dokunup onunla konuşup ağlayan kadın bana da dokundu açıkçası. Girişin hemen önündeki terastan neredeyse bütün Paris'e tekrar bir göz atıp, sanatçılar sokağını gezdik. Açıkçası ben pek bir şey göremedim sanat adına. Çoğu yerler kapalıydı. Bir tek restaurantlar işliyordu. Bir de o kadar milliyetçi olan Fransızların Starbuck's'ı o tarihi yerde barındırmaları dikkatimi çekti. Gençlik o kadar da milliyetçi değil. Biz de olduğu gibi onlar da Amerikan özentileri. Burger King açıldığında önünde oluşan kuyruğu görmeliydiniz. Nereye gidiyor bu gençlik!!  Neyse efendim biz yine daha az turistik bir restaurant bulup (merdivenlerin hemen altında üç adet var) orada yedik. Genelde yediğim şeyi paylaşmayı sevmem; ama ilginç bulduğum için söylüyorum, balığın yanında yumurta vardı. Önce garipsedim; ama sonra hoşuma gitti. Siz de deneyebilirsiniz yani. Bildiğin haşlanmış yumurta evet. Ne tesadüftür dün de balık yedim. Hemen onu da paylaşayım. Burada tadı sucuğa benzeyen chorizo diye bir şey var. Onunla bir sos hazırlamışlar. Yediğim balık pek lezzetli bir balık olmadığından onunla iyi gitmiş. Yine sizin de deneyebileceğiniz bir şey. Yemekten sonra yine evimize döndük ve ben doğrudan uyudum.


3.Gün


Son günümüzde muhteşem bir müzeyi gezdik. D'Orsay Müzesi.

 Eski bir tren garını resim ve heykel müzesine çevirmişler ve müzenin empresyonist (izlenimci) resimleri çok meşhur. 

Renoir, Monet, Sisley, 

Van Gogh, Degas, Gauguin... Allah'ım cennet gibiydi. Kimse kusura bakmasın tarih, saray, mobilya falan güzel de bana oradaki hissi vermedi hiçbiri. Sadece her biri bir dünya harikası olan resimlerin önünden hızlıca, sanki sıradan bir şeye bakıyormuş gibi geçmek zorunda olmak çok koydu. Bir de diğer turistler var tabii. Her daim resimlerin önünde fotoğraf çektiren birileri ve

 tabii ben de:) Ölmeden önce yapılacaklar listesinden bir şey daha eksildi; ama özlüyorum orayı cidden. Louvre Müzesi'ne gitmedik, gidemedik. Çok doluymuş; açıkçası hiç üzülmedim. D'Orsay Müzesi'ne gitmeyi zaten hep istemiştim. Bir beş saat de orada kalmışız. Hem de müzenin hepsini gezememiş olmamıza rağmen. 

Kaplumbağa Terbiyecisi'nin ressamı Osman Hamdi Bey'in de bir resminin orada karşıma çıkmış olması beni çok sevindirdi. Hem de Bursa'daki Yeşil Türbesini çizmiş sanırsam:) Bir de Dünya'nın Kökeni diye çok ünlü yapıt varmış. Ben bilmiyordum; ama görülünce espri hemen anlaşılıyor:) (İnternetten araştırılabilir) Müzeden sonra şehirde biraz yürüdük; ama bir yandan da bitiktik. Güzel ve büyük bir parkta bulduğumuz bir kafeye kurulduk. Hemen içeceğe sarıldık ilk önce. Dediğim gibi hava çok sıcaktı. Bir yandan da Türkiye'den bu hafta 60 dereceyi görürüz herhalde gibi haberler geliyordu. Biz yine 35 dereceye şükredelimdi yani. Bir şeyler atıştırdıktan sonra yine önceden ayarlanmış olan klasik müzik konserine doğru yola çıktık. Konser restorasyonu daha yeni tamamlanmış bir şapelin içindeydi.

 Vivaldi'nin Dört Mevsim eserini seslendirdiler. O ortam zaten eşsizdi. Ben çok memnun kaldım. Gerçi arkamızdaki kadın zaman zaman konuşup, zaman zaman da gözlerini kapatıp melodiyi mırıldanıyordu. Kadını o an boğasım geldi; ama yapacak bir şey yoktu. Zaten kadın İspanyoldu sanırsam. Uyarsam bile anlamayacaktı. Dik dik bakışlarımdan da hiç bir şey anlamadı. Neyse kayın biraderimle, kayın babam da tam olarak memnun sayılmazlardı. Çünkü meğersem adamlar doğru çalamıyorlarmış. Neyse ki müzik kulağım onlarınki kadar gelişkin değil de dinlediğimden zevk alabiliyorum. Sonra da şakır şakır yağan yağmurun altında metro durağına ulaşıp, oradan da eve yollandık. Ben yine hop, diye uyudum. Ertesi sabah da kalkıp Lyon'a doğru yollandık. Müthiş bir geziydi. Merci Beacouup Papaa pour ce voyage incroyable a Paris!! Et merci beacoup Guillaume pour ton hospitalier! C'était vraiment génial!

                                               13.09.2015/Lyon


17 Ağustos 2015 Pazartesi

Türkiye Tatili; Kapadokya ve Bursa

Merhaba Sevgili Takipçilerim,

      Artık tarzıma alışmış olduğunuzu umuyorum. Yazılarım depremlerin, uçak kazalarının ve diğer bilinmeyen olayların sıklığını hesaplamada kullandığımız Poisson Dağılımına göre dağılmakta. Neyseki o kadar zararlı değiller. Eğer bu dağılımı tanıyorsanız, yazılarımı daha rahat takip edebilirsiniz. Benim de mesleğimi icra etme şeklim bu olsa gerek. Biraz beyin jimnastiği, iki üç kalem oynatma ve hoop siz gelecek yazımı ne zaman yazacağımı bulana kadar, ben de yazımı yazarım böylece siz mutlu Lerzan Mutlu:P

      Evet hepinizi tek tek çok özledim. Blogun arayüzünü, ön yüzünü bile. Pek sevmesem de logonun turuncusunu bile. Tabii ki anlatacak, yakınacak çok şeyim var yine. Eğer siz de hazırsanız hadi başlayalım...

Beş hafta süren Türkiye ziyaretim

      Herkes gibi tatile ihtiyacı olduğundan bir haftalığına eşim de benimle birlikte geldi. Dünya'ya gelen her canlının görmesi gerektiğini düşündüğüm,

Klasik bir Kapadokya fotosu

UNESCO koruması altında olan Güzel Atların Ülkesi Kapadokya'yı ziyaret ettik. İnternetten Grupfoni miydi neydi oradan şu meşhur mağara odalardan birini aldım. Orada da kaldık. Mustafa Paşa, diye bir yerde. Taa en dipte, en uzakta, ıssız, sessiz, huzurlu bir yer arıyorsanız, işte aradığınız yer orası. Ama şahsen ben bir daha ki sefere biraz daha az huzurlu olan Göreme'de kalmayı tercih ederim. Az kaldı huzur komasına girecektik Mustafa Paşa'da. Üstelik gittiğimizde şakır şakır yağmur yağması da cabasıydı. Biz yine de gezdik. Gezerken de şansımıza hiç mi hiç yağmur yağmadı. İlk gün Mustafa Paşa'yı gezdik. Daha doğrusu bir açık hava müzesi var orada, başka da bir şey yok. Orayı gezdik. Gerçekten çok güzeldi orası, hakkını vermek lazım. Cennet gibi, huzur dolu (huzuuuur). Diğer iki günde de rehberli tur yaptık.

Çok güzel çinilerin olduğu bir atölyeyi ziyaret ettik. fiyatlar biraz dudak uçuklatıcı; ama olsun biz de gözlerimizi şenlendirdik:)

 Yer altı şehirleri ve peri bacaları çok etkileyiciydi elbette. Güzelim Ihlara Vadisi'nin sonuna yapılan o binayı oraya dikeni de Allah ıslah etsin, diyoruz. Hadi biz alışkınız da yabancılar oo çok güzel, olmuş mu diyor zannediyorsunuz. Bu ucube şey modern sanatın ilkel dönemlerinden fevkalade nadir bir örnek, hımm şahane! Biraz kendine saygısı olan insan böyle bir maskaralık yapmaz. Bir tane de tip Melendiz Çayı'ndan kenardaki çalılara tutunan plastikleri toplayıp geri suya atıyordu. Tabi üç-dört metre sonra bunlar çalılara geri tutunuyordu. Adamda beyin kalmamış yazık. Hayır o değil Dünya'nın en güzel yerini göstereceğim derken kocama rezil oldum. Yabancı turistlere yarım yamalak ingilizcesiyle din aşılamaya çalışan rehber mi istersin, ne istersin bilemedim. Gezimizin en güzel kısmı son akşam yaptığımız ATV turu oldu. Üç saatlik harika bir turdu. Kapadokya'ya giderseniz bu turu lütfen kaçırmayın. Çalışanları çok sempatik olan Göreme'deki Motodocia Rental'in kartını bile aldım sizin için. Bu arada ikinci olup arkada oturacaksanız aman poponuza dikkat deyim ben.

      Sonracığıma kocacığımı yolculadıktan sonra çok sevdiğim arkadaşlarımla Bursa'ya gittim. Açıkçası beklentilerim pek yüksek değildi; ama gittiğime de çok memnun kaldım. Bursa bakımlı ve sevimli bir şehir. Gezmesi çok eğlenceli. Harika şallar bulduğum Koza Han'a bayıldım.

Bunu kaçıramazdım ve kaçırmadım da. İpek şal. 

 Orası da başka bir dünya harikası. Ağlayacaktım yemin ederim. Hepsi o kadar güzeldi ki şalların.

      Bursa'dan iskender yemeden ayrılmak olmazdı elbette. Yemişken de en güzeli, en meşhuru, en orijinali olmalı.

Hadi kızım açım, çek şu fotoyu da yiyelim artık, bakışı:)

İskender'in keşfedildiği restoranda yedik tabi. İskender Restorant'ta. Gerçekten hayatımda yediğim en güzel iskenderdi herhalde. Al sana başka bir dünya harikası. Hem de dışarda şakır şakır yağmur yağarken yemenin tadı başka. Hele bir de dostlarlaysa tadından yenmez. Yok yok yenir. 

Şimdi şurada olsa ıssıra ıssıra yerim.

Hem de bir buçuk ısmarlanmışsa bile yenir, hihihih:) Ben yaptım siz yapmayın, göze küçük görünebilir; ama çok doyurucu olduğunu garanti eder, saygılarımı sunarım. Yemekten sonra Irgandı Köprüsü'ne doğru kısa bir yürüyüş yapıp oradaki dükkanlara bir göz atalım, dedik. Ama kapalıydılar, olsun, yine de çok güzeldi. Sonra Yeşil'e yollandık.

Yolda karşılaştığımız bu evde tam türbanlı teyze tipi yok mu?

 Muhteşem çinilere, ahşap kapılara sahip Yeşil Türbesi'ni kısacası muhteşem bir tarihi yapıyı gezdik. Ayrıca bildiğim kadarıyla Dünya'da sayılı mekan buradaki türbenin eko özelliğine sahip. Saatim olmadığından bakamadım; ama yaklaşık 30 sn kadar bir eko oluyor. Bence çok etkileyici. Meşhur Ulu Cami'yi gezememiş olsak da önünden geçmemiz bile benim için önemliydi. İçerideki ışık huzmelerini bir kaç saniyeliğine gördüm ve o huzur bana hala dinginlik vermeye devam ettiği gibi

Kendine iki kulak yapan nadir insanlardan Gökhan'ım. İnsanlar, insanlarımız...

Tirilye'de içtiğimiz bol telveli kahvenin de tadı hala damağımda sevgili Gökhancığım. Sayende güzel Bursa'mızı da görmüş oldum. Gerçekten çook teşekkürler ve bize evini açan arkadaşına sevgilerimi ilet tekrardan, olur mu? Bursa aslında kendi başına bir yazı konusu idi; ama böyle iki üç ay gecikince, yazılacaklar da birikince böyle oluyor. Güzel arkadaşlarım sizi seviyem.

      Türkiye ziyaretimde elimden geldiğince büyüklerimi görmeye çalıştım ve babaannemi, anneannemi, dedemi, halalarımı, amcamı ve dayılarımı görme şansına eriştim. Arkadaşlarımla geçirdiğim anlar da paha biçilmezdi. Ayrıca Almanya'da yaşayan ve defalarca buluşmaya çalıştığımız Ertan'cığımla orada karşılaşmamız da ayrı bir şans. Kıskananlar çatlasın hohoyy:) Gurbet ne demek, gurbetten yanmak ne demek bunların da konuşulduğu masamızda yeni insanlarla da tanışıldı.  Sanki kırk yıllık arkadaş gibi rahatça konuşmak, geyik yapmak... İşte bunu seviyorum. Buralarda yok o, yok.. anlıyor musunuz? (Biraz daha gurbetçilik acındırması yapıyım, iskender de yok zaten) Görüşemediğim arkadaşlarımdan da yeri gelmişken özür diliyorum. Ama en güzeli tabii ki annemi, babamı, ablamı, eniştemi ve en çok özlem duyduğum miniklerimi görmekti. Yeğen baldan tatlıdır mıydı o laf nasıldı:) Onlar yinir yinir. Lokum onlar lokum. Lokum, demişken Tuğba Kuruyemiş'ten buradakiler için hediye olarak lokum aldım. Ballı, kaymaklı, fındıklı lokuma ba-yı-lın-dı, haberiniz olsun. Normalde Türkiye'deyken lokum yemeyen ben Fransa'ya gelince lokum eksperi oldum.

      Yediğim, içtiğim, gezdiğim bana kalsın, dedim (sanki hiç anlatmamışım gibi) ve geldi geri dönüş zamanı. Her zamanki gibi stresle. Acaba bu sefer hava alanında ne gibi bir problem beni bekliyor, diye kara kara düşünmeye başladım. Aslında hava alanında her şey güzel başlamıştı. Vaktinde vardık. Pegasus Saint Exupery Hava Alanı'a uçuş koyduğu için bu sefer 150 € 'a gidiş dönüş bilet almıştım. Kalitesinin de Lufthansa'dan iyi olduğunu duymuştum. Neden olmasın, dedim. Evet fena değildi. Taa ki İstanbul'daki uçağa binmeden önce. Tam bilet kontrolünden geçip, uçağa binecektim ki hatunun biri gelip çantalarımın ağırlığnı ölçmek istedi. Mecbur kabul ettim. Sırt çantam, el çantam ve evraklarımı koyduğum askılı minik çantam vardı. Kadın el çantamı ekstra çanta olarak ölçtü ve sonu. üç kilo sırt çantamdan, kitaplarımı koyduğum el çantamdan da altı kilo. Sonuç 9kgx7€=63€ ekstra fatura.


 Sinirden n'apıcağımı şaşırdım. O an için eminim daha güzel çözüm yolları bulacak arkadaşlarım vardır; ama ben hepsini ödemekten başka bir şey bulamadım. Bir de bu var, gelecek çözüm yolum...


http://www.gundemkibris.com/ekstra-bagaj-parasi-odememek-icin-12-kat-giyindi-ucakta-bayildi-126474h.htm


      Bir de aranızda Taxe Free'yi duymuş olanlarınız vardır. Yurt dışına gittiğinizde siz de yapabilirsiniz. Seyahatiniz boyunca belli bir meblağın üzerinde yapmış olduğunuz alışverişler sonrasında normal fatura yerine, Tax Free faturası istiyorsunuz. Bu meblağ 118TL idi Türkiye'de. Sonra havaalanlarında Tax Free noktalarında aldığınız faturaları görevliye gösteriyorsunuz. O da faturaya karşılık gelen eşyaları göstermenizi istiyor, gösteriyorsunuz. Sonra da pasaporttan geçtikten sonra bu adından da anlaşılaçağı gibi (Tax Free; yani vergisiz) vergi size geri ödeniyor. Yani benim hayal ettiğim buydu. Evet Sabiha Gökçen'de Tax Free noktasını ararken kendimi Harry Potter'da 9 3/4 istasyonunu arıyormuş gibi hissetmemden mi, yoksa ben buradan bir,iki yüz lira alırım derken elime 35 TL geçmesi dolayısıyla yaşadığım hayal kırıklığından mı bahsedeyim. Elektronik ve lüks (elmas melmastan bahsediyoruz) harcamaların %9'u, bunların dışındaki ürünlerin (kıyafet, ayakkabı gibi) %4'ü ödeniyormuş. Değip değmeyeceğine siz karar verin.

      Benden şimdilik bu kadar. Siz de biraz yorum falan yazın bloga da bana motivasyon olsun, sonra vay efendim üç aydır niye yazmıyormuşum. Hadi size iyi günleer!! (Tribimi de attım gidiyorum.)

17.08.2015,Lyon


25 Mayıs 2015 Pazartesi

Kim Bu Küçük Prens?

Not:Bu hafta bir değişiklik yapıp önce fransızca, sonra da eklemeler yapmış olduğum türkçe versiyonu paylaşacağım. Keyifle okumanızı, okurken öğrenmenizi, öğrenirken eğlenmenizi dilerim.

Le Petit Prince


      Le célèbre  écrivan Antoine de Saint- Exupéry est né en 1900. A l'âge de 9 ans, il acommencé à étudier au collège des Jésuites du Mans. Trois ans plus tard, il a volé pour la première fois de sa vie à l'aérodrome d'Ambérieu. Il a reussi son baccalauréat en 1917. Il a fait son servis militaire de 1921 à 1923 et il a obtenu son brevet de pilote. Sa nouvelle  "L'aviateur" a été publiée et S. Exupery a été recruté comme pilote pour l'Aèropostale en 1926. Un an plus tard il a été promu Chef d'escale à Cap Juby pour la Compagnie Générale Aéropostale. La même année "Courrier Sud" a été publié. Quatre ans après, il s'est marié. Vol de Nuit a été publié et il a reçu le Prix Fèmina. Trois ans après sa nommination comme pilote sur la ligne Marsaille- Alger, il a subi un accident d'avion dans le désert de Libyque en Egypte en 1935. Deux ans plus tard il a realisé un reportage en Espagne. "Terre des hommes", le livre qui a été publié en 1939, n'a pas seulement gagné le Grand Prix du Roman de l'Académie française mais a aussi eu un immense succès aux Etats-Unis donc un an plus tard Saint Exupery s'est installé a New York. "Pilote de Guerre" a été publié aux Etats-Unis et il a obtenu le National Book Award en 1942. L'année suivante Le Petit Prince a été publié aux Etats-Unis, puis il est redevenu pilote au sein du groupe de reconnaissance aérienne 2/33. Il est arrivé à Alger. En 31 Juillet 1944 il a effectué sa dernière mission et a disparu.

"En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görmesi gerekeni görmez."

"Hayatınızın rüyalarınızı tüketmemesi için rüyalarınız hayatınızı tüketsin."

"Çocuklar büyük insanlara karşı hoş görülü olmalı." (Özellikle büyüklerin bazı şeyleri anlamada güçlük çektikleri zamanlarda)

"Eğer benim gezegenim dışında hiç bir yerde olmayan bir çiçek tanısaydım..."


Küçük Prens


      Bazı kitaplar vardır ki; her yaşa hitap eder. Sihirli bir el değmiş gibidir. Her okuduğumuzda hayatın başka bir yönünü daha keşfederiz. Hele bir de ince olup, okuması da kolay oldu mu tadından yenmez. İşte o kitaplardan biri Küçük Prens. Ve adını bir türlü hatırlayamadığımız yazarı; Antoine de Saint-Exupéry. Hayatımızı anlamlandıran kitaplardan birinin yazarının adını bir daha ki sefere yine hatırlayamayacak olsak da biraz kim olduğunu bilelim, öğrenelim istedim. Saint-Exupéry 1900 yılında doğmuş. Ayrıca hemşerimiz de. O bir Lyonnaise yani Lyonlu. Bu yüzden de hava alanımıza onun adı verilmesi çok yerinde yerinde bir karar olmuş.(St. Exupéry)

Bu da doğduğu ev.

9 yaşında ortaokula başlamış. Çocukken evlerinin yakınlarındaki hava alanındaki uçakları gizlice seyredermiş. Bir gün bir pilot onu uçağına almış ve böylece ilk uçuşunu 12 yaşında gerçekleştirmiş. 1917'de liseyi bitirmiş. Mimarlık fakültesini yarıda bırakarak 1921-1923 yılları arasında askerliğini yapmış ve pilotluk brövesini almış. Askerlikten sonra bir dönem kamyon satmaya çalışmış ama pek başarılı olamamış. 1926'da Toulouse ve Senegal arasında posta uçağı pilotluğuna başlamış ve ilk denemesi "L'aviateur" (Tayyareci) yayınlanmış.  Bir sene sonra Fas'ta yer alan Cap Juby bölge sorumluluğuna getirilmiş. 1929'da ilk romanı "Courrier Sud" (Güney Postası) yayınlanmış.

 Olay akışından ve kitap isimlerinden anlaşılacağı üzere adam kendi hayat hikayesini aktarıyormuş. 

1931 yılında yayınlanan Vol de Nuit (Gece Uçuşu) ona Fèmina ödülünü getirmiş.

 Paris'te evlenmiş.

 Oldukça önemli röportajlara imza atmış. 1934'te Viet Nam, 1935'te Moskova, 1936'da İspanya'da gerçekleştirdiği röportajlar, insani değerlere karşı fikirlerini beslemiş ve 1939'da yazacağı "Terre des Hommes" (İnsanların Dünyası) kitabına temel oluşturmuş. Bu kitap sadece Fransız Akademisi Roman Büyük Ödülü (Grand Prix du Roman l'Académie française) 'nü kazanmakla kalmayıp Amerika'da büyük yankı da uyandırmış. Bulursanız kaçırmayın, okuyun! Hatta birlikte okuyalım, bakalım neymiş, ne diyormuş.

      Bu arada 35 yaşındayken uçağı arızalanmış ve Mısır'daki Libyik çöllerine zorunlu iniş yapmış. Dört günlük zorlu çöl macerası sonunda bir bedevi tarafından bulunmuş. Bu sırada koyuun, koyuun çizmeliyim, diye sayıkladığı söylenir. (Burayı ben uydurdum; ama kitabımızın kahramanı Küçük Prens'in gerçek olmadığı anlamına da gelmez hani) Sağlık durumu elverişli olmamasına rağmen 2. Dünya Savaşı'nda görev aldmış. Fransa'nın yenilgisinden sonra New York'a yerleşmiş.

Kitabı Savaş Pilotu "Pilote de Guerre" 1942'de Milli Kitap Ödülü (National Book Award)'nü kazanmış. Adam ödüllere doyamamış resmen. Ve sonunda Küçük Prens'imiz 1943 yılında Amerika'da yayınlanmış. Sonrasında ülkesinin işgal altındaki durumunu hazmedemeyip pilot olarak Kuzey Afrika'da Almanlara karşı direnişe devam etmiş.

Son görevini gerçekleştirdiği uçağı F-5

31 Temmuz 1944'te Marsilya açıklarında son görevini gerçekleştirirken kaybolmuş. 2000 yılında uçağın enkazı balıkçılar tarafından bulunmuş. Hayata bakar mısınız? Rüya mı gerçek mi belli değil. Ama en azından bize hayal dünyasının bir ucunu ve kitaplarını miras bırakmış güzel insan.

      2014'te ölümünün 70. yılı dolayısıyla her yıl Lyon'da gerçekleşen Işık Festivali'nin ana kahramanı da Küçük Prens'ti. Ve biz de oradaydık. Hihihi:)

Işık Festivali için ayrıntılı bilgiyi burada
 http://parislikezban.blogspot.fr/2014/12/lyonda-yaplacaklar-gezilecekler.html ve
 http://parislikezban.blogspot.fr/2013/12/isk-festivali-la-fete-des-lumieres_8.html burada bulmanız mümkün.

      Ve aynı zamanda telif hakları kaybedildiği için Küçük Prens'in türlü varyasyonlarını bulmanız da 2014 yılından itibaren mümkün oldu.

İlgilenirseniz Küçük Prens'in resmi facebook sayfası:
 https://www.facebook.com/lepetitprinceofficiel?ref=ts&fref=ts

Minikler için Alsas'a bir de Küçük Prens Parkı yapmışlar.
 http://www.parcdupetitprince.com/

      Fransızların Avro'dan önce kullandıkları 50 Frank'ın üzerinde'de Küçük Prens ve Saint Exupéry varmış. Ve banknotların üzerinde gözle görülemeyecek küçüklükte alıntılar işliymiş.

Kitapta adı geçen Türk Profesör

Küçük Prens'e dair her şey o kadar sevimli ki...

Ya da değil.. Bilemiyorum:( Berkin...

     Le Monde gazetesinin 17000 Fransız üzerindeki araştırmalarının sonucu ortaya çıkan Yüzyılın 100 Kitabı Listesi'nde dördüncü sırada yer alan Küçük Prens dünyanın da en çok okunan ve en çok konuşulan kitaplarından biri hiç kuşkusuz.

(Listenin tamamı için

     210 dil ve lehçeye çevrilen kitabı okumadıysanız vay halinize yazıklar olsun, diyor ve sizi acilen kitabı okumaya davet ediyorum. Şaka bir yana okumadıysanız bu yazı size vesile olsun ve okuyun. Herkeslerden geri kalmayın e mi kuzucuklarım:)

24.05.2015, Lyon