25 Mayıs 2015 Pazartesi

Kim Bu Küçük Prens?

Not:Bu hafta bir değişiklik yapıp önce fransızca, sonra da eklemeler yapmış olduğum türkçe versiyonu paylaşacağım. Keyifle okumanızı, okurken öğrenmenizi, öğrenirken eğlenmenizi dilerim.

Le Petit Prince


      Le célèbre  écrivan Antoine de Saint- Exupéry est né en 1900. A l'âge de 9 ans, il acommencé à étudier au collège des Jésuites du Mans. Trois ans plus tard, il a volé pour la première fois de sa vie à l'aérodrome d'Ambérieu. Il a reussi son baccalauréat en 1917. Il a fait son servis militaire de 1921 à 1923 et il a obtenu son brevet de pilote. Sa nouvelle  "L'aviateur" a été publiée et S. Exupery a été recruté comme pilote pour l'Aèropostale en 1926. Un an plus tard il a été promu Chef d'escale à Cap Juby pour la Compagnie Générale Aéropostale. La même année "Courrier Sud" a été publié. Quatre ans après, il s'est marié. Vol de Nuit a été publié et il a reçu le Prix Fèmina. Trois ans après sa nommination comme pilote sur la ligne Marsaille- Alger, il a subi un accident d'avion dans le désert de Libyque en Egypte en 1935. Deux ans plus tard il a realisé un reportage en Espagne. "Terre des hommes", le livre qui a été publié en 1939, n'a pas seulement gagné le Grand Prix du Roman de l'Académie française mais a aussi eu un immense succès aux Etats-Unis donc un an plus tard Saint Exupery s'est installé a New York. "Pilote de Guerre" a été publié aux Etats-Unis et il a obtenu le National Book Award en 1942. L'année suivante Le Petit Prince a été publié aux Etats-Unis, puis il est redevenu pilote au sein du groupe de reconnaissance aérienne 2/33. Il est arrivé à Alger. En 31 Juillet 1944 il a effectué sa dernière mission et a disparu.

"En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görmesi gerekeni görmez."

"Hayatınızın rüyalarınızı tüketmemesi için rüyalarınız hayatınızı tüketsin."

"Çocuklar büyük insanlara karşı hoş görülü olmalı." (Özellikle büyüklerin bazı şeyleri anlamada güçlük çektikleri zamanlarda)

"Eğer benim gezegenim dışında hiç bir yerde olmayan bir çiçek tanısaydım..."


Küçük Prens


      Bazı kitaplar vardır ki; her yaşa hitap eder. Sihirli bir el değmiş gibidir. Her okuduğumuzda hayatın başka bir yönünü daha keşfederiz. Hele bir de ince olup, okuması da kolay oldu mu tadından yenmez. İşte o kitaplardan biri Küçük Prens. Ve adını bir türlü hatırlayamadığımız yazarı; Antoine de Saint-Exupéry. Hayatımızı anlamlandıran kitaplardan birinin yazarının adını bir daha ki sefere yine hatırlayamayacak olsak da biraz kim olduğunu bilelim, öğrenelim istedim. Saint-Exupéry 1900 yılında doğmuş. Ayrıca hemşerimiz de. O bir Lyonnaise yani Lyonlu. Bu yüzden de hava alanımıza onun adı verilmesi çok yerinde yerinde bir karar olmuş.(St. Exupéry)

Bu da doğduğu ev.

9 yaşında ortaokula başlamış. Çocukken evlerinin yakınlarındaki hava alanındaki uçakları gizlice seyredermiş. Bir gün bir pilot onu uçağına almış ve böylece ilk uçuşunu 12 yaşında gerçekleştirmiş. 1917'de liseyi bitirmiş. Mimarlık fakültesini yarıda bırakarak 1921-1923 yılları arasında askerliğini yapmış ve pilotluk brövesini almış. Askerlikten sonra bir dönem kamyon satmaya çalışmış ama pek başarılı olamamış. 1926'da Toulouse ve Senegal arasında posta uçağı pilotluğuna başlamış ve ilk denemesi "L'aviateur" (Tayyareci) yayınlanmış.  Bir sene sonra Fas'ta yer alan Cap Juby bölge sorumluluğuna getirilmiş. 1929'da ilk romanı "Courrier Sud" (Güney Postası) yayınlanmış.

 Olay akışından ve kitap isimlerinden anlaşılacağı üzere adam kendi hayat hikayesini aktarıyormuş. 

1931 yılında yayınlanan Vol de Nuit (Gece Uçuşu) ona Fèmina ödülünü getirmiş.

 Paris'te evlenmiş.

 Oldukça önemli röportajlara imza atmış. 1934'te Viet Nam, 1935'te Moskova, 1936'da İspanya'da gerçekleştirdiği röportajlar, insani değerlere karşı fikirlerini beslemiş ve 1939'da yazacağı "Terre des Hommes" (İnsanların Dünyası) kitabına temel oluşturmuş. Bu kitap sadece Fransız Akademisi Roman Büyük Ödülü (Grand Prix du Roman l'Académie française) 'nü kazanmakla kalmayıp Amerika'da büyük yankı da uyandırmış. Bulursanız kaçırmayın, okuyun! Hatta birlikte okuyalım, bakalım neymiş, ne diyormuş.

      Bu arada 35 yaşındayken uçağı arızalanmış ve Mısır'daki Libyik çöllerine zorunlu iniş yapmış. Dört günlük zorlu çöl macerası sonunda bir bedevi tarafından bulunmuş. Bu sırada koyuun, koyuun çizmeliyim, diye sayıkladığı söylenir. (Burayı ben uydurdum; ama kitabımızın kahramanı Küçük Prens'in gerçek olmadığı anlamına da gelmez hani) Sağlık durumu elverişli olmamasına rağmen 2. Dünya Savaşı'nda görev aldmış. Fransa'nın yenilgisinden sonra New York'a yerleşmiş.

Kitabı Savaş Pilotu "Pilote de Guerre" 1942'de Milli Kitap Ödülü (National Book Award)'nü kazanmış. Adam ödüllere doyamamış resmen. Ve sonunda Küçük Prens'imiz 1943 yılında Amerika'da yayınlanmış. Sonrasında ülkesinin işgal altındaki durumunu hazmedemeyip pilot olarak Kuzey Afrika'da Almanlara karşı direnişe devam etmiş.

Son görevini gerçekleştirdiği uçağı F-5

31 Temmuz 1944'te Marsilya açıklarında son görevini gerçekleştirirken kaybolmuş. 2000 yılında uçağın enkazı balıkçılar tarafından bulunmuş. Hayata bakar mısınız? Rüya mı gerçek mi belli değil. Ama en azından bize hayal dünyasının bir ucunu ve kitaplarını miras bırakmış güzel insan.

      2014'te ölümünün 70. yılı dolayısıyla her yıl Lyon'da gerçekleşen Işık Festivali'nin ana kahramanı da Küçük Prens'ti. Ve biz de oradaydık. Hihihi:)

Işık Festivali için ayrıntılı bilgiyi burada
 http://parislikezban.blogspot.fr/2014/12/lyonda-yaplacaklar-gezilecekler.html ve
 http://parislikezban.blogspot.fr/2013/12/isk-festivali-la-fete-des-lumieres_8.html burada bulmanız mümkün.

      Ve aynı zamanda telif hakları kaybedildiği için Küçük Prens'in türlü varyasyonlarını bulmanız da 2014 yılından itibaren mümkün oldu.

İlgilenirseniz Küçük Prens'in resmi facebook sayfası:
 https://www.facebook.com/lepetitprinceofficiel?ref=ts&fref=ts

Minikler için Alsas'a bir de Küçük Prens Parkı yapmışlar.
 http://www.parcdupetitprince.com/

      Fransızların Avro'dan önce kullandıkları 50 Frank'ın üzerinde'de Küçük Prens ve Saint Exupéry varmış. Ve banknotların üzerinde gözle görülemeyecek küçüklükte alıntılar işliymiş.

Kitapta adı geçen Türk Profesör

Küçük Prens'e dair her şey o kadar sevimli ki...

Ya da değil.. Bilemiyorum:( Berkin...

     Le Monde gazetesinin 17000 Fransız üzerindeki araştırmalarının sonucu ortaya çıkan Yüzyılın 100 Kitabı Listesi'nde dördüncü sırada yer alan Küçük Prens dünyanın da en çok okunan ve en çok konuşulan kitaplarından biri hiç kuşkusuz.

(Listenin tamamı için

     210 dil ve lehçeye çevrilen kitabı okumadıysanız vay halinize yazıklar olsun, diyor ve sizi acilen kitabı okumaya davet ediyorum. Şaka bir yana okumadıysanız bu yazı size vesile olsun ve okuyun. Herkeslerden geri kalmayın e mi kuzucuklarım:)

24.05.2015, Lyon

10 Mayıs 2015 Pazar

Beni Terk Etme; Jacques Brel!

Belki de dünyanın en ünlü aşk şarkılarından birine, üç gencin dokuz yıl önce yaptıkları bir parodi "Bana Kitap Al" yeri yerinden oynatmıştı.

4 milyon tık
 Daha doğrusu kahkahalarımızla biz oynatmıştık yeri. Başka videoları da var isterseniz. Tabii o zamanlar ben bu şarkılara katıla katıla gülerken, gerçek  anlamlarını düşünme girişiminde bulunmamıştım hiç. Kader Fransız Şarkıları dersinde yine yakaladı beni. Bu sefer anlamlarını öğrenirken, bir yandan da istemsiz olarak kikirdiyordum. Allah'tan öğretmen anlayışlı da bir şey demedi. Hatta üzerine bir de bu yapmış olduklarının parodi, imitasyon olduğundan bahsetti. Tabii bilmiyor ki bu kelimeleri tanıyorum. Bilmiyor ki Türkçe Fransızca'dan 4000 kelime almış ve kullanıyor.

      Neyse bu sefer şarkım için bir tercüme buldum ve onun üzerinde bir iki minik değişiklik yaptım. Tabii şarkı bilindik olunca seslendireni de, çevireni de çok olmuş. Ama bu Jacques Brel'in şarkısı. "Ne me quitte pas" piyanisti Gérard Jouannest ile birlikte 1959'da yazıp, bestelemişler.


                             
      Bu da şarkının orijinali


Ne me quitte pas 
Il faut oublier 
Tout peut s'oublier 
Qui s'enfuit déjà, 
Oublier le temps 
Des malentendus 
Et le temps perdu 
A savoir comment 
Oublier ces heures 
Qui tuaient parfois 
A coups de pourquoi 
Le cœur du bonheur 
Ne me quitte pas 

Moi je t'offrirai 
Des perles de pluie 
Venues de pays 
Où il ne pleut pas 
Je creuserai la terre 
Jusqu'après ma mort 
Pour couvrir ton corps 
D'or et de lumière 
Je ferai un domaine 
Où l'amour sera roi 
Où l'amour sera loi 
Où tu seras reine 
Ne me quitte pas 


Ne me quitte pas 
Je t'inventerai 
Des mots insensés 
Que tu comprendras 
Je te parlerai 
De ces amants là 
Qui ont vu deux fois 
Leurs cœurs s'embraser 
Je te raconterai 
L'histoire de ce roi 
Mort de n'avoir pas 
Pu te rencontrer 
Ne me quitte pas 

On a vu souvent 
Rejaillir le feu 
de l´ancien volcan 
Qu'on croyait trop vieux 
Il est paraît-il 
Des terres brûlées 
Donnant plus de blé 
Qu'un meilleur avril, 
Et quand vient le soir 
Pour qu'un ciel flamboie 
Le rouge et le noir 
Ne s'épousent-ils pas 
Ne me quitte pas 

Ne me quitte pas 
Je ne vais plus pleurer 
Je ne vais plus parler 
Je me cacherai là 
A te regarder 
Danser et sourire 
Et à t'écouter 
Chanter et puis rire 
Laisse-moi devenir 
L'ombre de ton ombre 
L'ombre de ta main 
L'ombre de ton chien 
mais, Ne me quitte pas 
Ne me quitte pas 



Terk etme beni 
Unutulmalı, 
Her şey unutulabilir, 
Geçip giden her şey… 
Unutmalı: 
Geçen yanlış anlaşılmalarla, 
Yitip giden zamanı. 
Ve zaman kaybedilir: 
Anlamaya çalışmakla, 
Geçen o saatleri.. 
Ki zaman zaman, 
"niçinler" öldürür 
Kalplerdeki mutluluğu… 
Terk etme beni… 

Bense inci gibi yağmur taneleri sunacağım 
Yağmur yağmayan ülkelerden getirilmiş. 
Yaracağım toprağı, 
Ölümümden sonrasına kadar, 
Sarmalamak için bedenini, 
Altın ve ışıkla. 
Sana bir ülke vereceğim: 
Sevginin kral olacağı, 
Sevginin kural olacağı, 
Ve senin kraliçe olacağın. 
Terk etme beni 

Terk etme beni 
Delice sözler yaratacağım, 
Sadece senin anlayabileceğin. 
Sana,oradaki 
Sevenlerden bahsedeceğim, 
İki kez kalplerinin yanmaya başladığını gören, 
Sana rastlayamadığı için ölen, 
O kralın öyküsünü anlatacağım. 
Terk etme beni 

Biz sıkça görürüz 
Eski bir volkandan alev fışkırdığını.. 
Çok eski olduğunu sandığımız. 
Bazen bunun gibi, 
Yanmış topraklar 
En verimli nisandan,daha çok ürün verebilir 
Ve akşam olurken
Yanan bir gökyüzü için
Kızıl ve siyah 
Birleşmez mi onlar?
Terk etme beni 

Terk etme beni 
Artık ağlamayacağım, 
Artık konuşmayacağım, 
Bir tek burada saklanacağım 
Senin dans edip gülümsemeni, 
Görmek ve
Şarkı söylemeni ve gülmeni 
Duymak için. 
Bırak olayım: gölgenin gölgesi, 
Elinin gölgesi, 
Köpeğinin gölgesi, 
Terk etme beni.

Bu şarkı annelerimize gelsin. En çok onlar hak ediyor. Onları çok seviyoruz. Anneler Gününüz kutlu olsun!


      Kısaca adamcağızın hayatından da bahsedeyim. 1929'da  Belçika da doğmuş; 1978'de Fransa'da ölmüş.

      Bu da biraz fazla kısa oldu sanki:) Jacques Brel 1929'da  Belçika da doğmuş; 1978'de Fransa'da ölmüş. Jules Verne ve Jacques London*'nın kitaplarından da ilham alarak 15 yaşında yazmaya başlamış. 18-24 yaşındayken ailesinin firmasında çalışmış.1950 yılında Therese Michielsen ile evlenmiş. Chantal, France ve Isabelle adında üç kızları olmuş. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen şarkı söylemeye başlamış. (Babaaa sus artııık, yeteer!) Neyse ki onları dinlememiş ve sonunda oldukça tanınmış bir şarkı sözü yazarı ve şarkıcı olmuş ve film sektöründe de yer almış. Anne- babasını kaybettikten sonra tarzı biraz değişmiş. "Amsterdam" şarkısı bu hüzünlü dönemine denk geliyor. Ondan da biraz bahsetmek istiyorum. Adam tek şarkılık adam değil yani. Bütün şarkıları efsane!!


Adam şarkıyı söylerken resmen insanın kalbi eriyor. İnsan sözleri anlamasa da bu kadar duyguyu anlamamak için hem kör hem sağır hem kalpsiz olmak lazım; ki o da kolay değil. Sözleri biraz ağır, denizcilerden bahsediyor ve tüm hayatlarını neredeyse tüm ayrıntılarıyla paylaşmış. Hayat kadınlarıyla ilişkilerinden, geğirip, pantolonlarının önünü çekmelerine kadar. Bu yüzden halk ilk başta yadırgamış olmasına rağmen zamanla alışmış ve onun en ünlü şarkılarından biri olmuş. Şarkıda denizcileri normalleştirip, sıradan bir insan gibi göstermesinin yanı sıra son mısralarda onları tanrılaştırması da dikkat çeken unsurlardan.

      Yazıma bir de eğlenceli bir şarkısıyla son vermek istiyorum. La valse à mille temps, Ne me quitte pas şarkısından sonra çıkan şarkısı. Ayrıca bu dönem üçüncü kızlarının doğduğu döneme de geliyor.

 Sanırım üç çocuk şart!!

Ya bi' de beş yapsaymış ne olurmuş merak ediyorum.

      Sonra da akciğer kanserinden göçüp gitmiş. O kadar içli söyleye söyleye ciğerleri tüketmiş. Tabii sigaradan da olabilir bilemiyorum.

*İkisine de bayılırım. Adam burada dikkatimi çekti. Yoksa "Ne me quitte pas" falan yalan

10.05.2015, Albertville

3 Mayıs 2015 Pazar

Fransa'nın İlk Opera Binası

      Bu hafta sınıfça Lyon'un opera binasını ziyaret ettik. Gezi rehberli ve grup fiyatı 80€.  Bu opera binası, Fransa'nın ilk operası olma özelliğini taşıyor. Batı operası* 1600'lü yılların başında, İtalya'nın Floransa kentinde doğmuş. 18.yüzyılın ortalarında Lyon'da Fransa'nın ilk operası kurulmuş. Daha sonra bu bina 1826 yılında tamamen yanmış. 1831 yılında tekrar inşa edilmiş. Operasız yapamamışlar adamlar.

Eski Yeni Opera-20.yy başı

      1986-1993 yılları arasında Jean Nouvel tarafından yenilenmesi yapılmış. Günün şartlarına uyarlanmış. Binanın altından girmiş, üstünden çıkmış. Gerçek anlamında kullanıyorum deyimi. Binanın altına ve üstüne bolca eklemeler yapmış.

      İlk başta Lyon'lular pek sevmemişler bu yeni binayı. Tepesindeki kavis dolayısıyla "Mikrodalga fırın" diye de bir isim takmışlar. Ama ben içini gördüm ve rehber hanımdan da adamın felsefesini dinledim, gayet mantıklı ve ilgi çekici geldi açıkçası. Elimden geldiğince sizinle de paylaşmaya çalışacağım.

      Gerçekten bir karınca yuvası gibi. 357 kişinin çalıştığı bina 18 kattan oluşuyor. Ana salon, zemin + 6 kat üzerine kurulmuş ve 1100 kişi kapasiteli. 6. katta görüntü yok; ama ses varmış. Gerçekten bazıları sesin üst katlarda daha kaliteli olmasından dolayı görselliği bir kenara bırakıyorlarmış. O zaman konsere git kardeşim, burada ne işin var!?  Bu tip salonlara İtalyan Salon (Salle d'opera a l'italienne) dendiğini de bilmiyorsanız benden öğrenmiş olun.

      Yapımı sırasında operaya dair ne varsa düşünülmüş. Sanat dünyasına yolculuğunuz binaya girişinizle başlıyor zaten. Tahmin edeceğiniz gibi her yer tarihi, muhteşem, fantastik, acayip resimlerle kaplı, değil! Her yer simsiyah. Her şey simsiyah. Yerler, duvarlar, tavan simsiyah. Yer yön duygunuzu yitirip, günlük endişelerinizden arınmanız için. Biraz filozofi, biraz psikoloji...

Ne tarafa gideceeuk?

O karanlığın içinde bir yerde, hayal dünyasına dalmanız için. Salon girişinden önce bulunan ızgaralar da üzerinden geçerken sizi huzursuz ederek, her günkü durağanlığınızdan uyandırıp, algılarınızı biraz daha açıyorlar. Binada bulunan hemen her şeyin bir sebebi, simgelediği bir şey var. Delikli delikli ızgaralardan geçtikten sonra ses yalıtımlı minik bir odacığa geliyorsunuz. Bu minik odacık dikkat edildiğinde kuyruklu piyano şeklinde. Duvarlar kıpkırmızı ipek kumaş ile kaplı. Ve ses yalıtımı o kadar iyi ki; halı üzerinde yürürken ya da kendinizi dokunmaktan alıkoyamadığınız** duvarlara dokunduğunuzda çıkan en küçük ses bile bir notaya dönüşüyor. Ve siz bu odadan salona girdiğinizde, perde açılıyor ve kendinizi sahneye çıkmış gibi hissediyorsunuz. Salonun yerleri ahşap. Tak tak tak. Carmen'in feriştahı gelse bu kadar iyi takırdatamaz yerleri vallahi. Sonra gidip yerinize oturuyorsunuz o başka. Yerinizi bulup oturabildiyseniz bir başarı tabii; ama alkış kıyamet kopmuyor sizin için.

 Sonra salonu incelemeye başlıyorsunuz. Ne biçim salon bu? Nerede o allar, güller, doreler?

Onlar sizin içindi canlarım. Biz burada ciddi bir iş yapıyoruz, Sanat!! Her yer yine simsiyah. Yine bir hayal alemine yolculuk. Bu bina biraz gemiyi andırmıyor mu? Evet hayaller dünyasına çıkılan sanat yolculuğu deniz aşırı olacak belli ki!

     Salon hakkında biraz da teknik detay verelim. Koltukların altında minik delikler vardı. Niye ki, dedik. İçinde taş yünü varmış. Sergilenen oyunlar her zaman tam dolmuyor tabii. Yankı oluşumunu engellemek için, insan vücudunun emebileceği yoğunlukta sesi tutuyormuş bu özel koltuklar. Hı bu arada koltukların altından bahsediyorum, oturmayınca kapalı oluyorlar ya, ondan. Seyircilerin arkasında iki tane ekran vardı. Bu ni laa, dedik? Opera sanatçıları, operayı seslendirirken, orkestra çukurundaki şefi görebilmek için eğilmek zorunda kalmasınlar, diye düşünülmüşler. Hani orkestrayla opera sanatçısının ahengi bozulmasın, diye. Bir de sahnenin üzerinde bir ekran vardı. Opera sırasında söylenen eserleri genelde anlamıyoruz ya, anlayalım, diye koymuşlar. Altyazı (üstyazı bu durumda) geçiyor sözler. Ama yanlış hatırlamıyorsam Türkiye'de orijinal dilde geçiyordu bu şirin şeyler. Yani Almanca'ysa Almanca, Rusça'ysa Rusça, İtalyanca'ysa İtalyanca. Burada sadece ve sadece Fransızca. Anlıyorsunuz yani ne dediklerini, icada gel! Bu arada salon özel bir katman üzerine asılı. Yani temel üzerine oturtulmuş değil. Nedeni ise salonu dışarıdan gelebilecek titreşimlerden arındırmak. 1 Place de la Comédie, 69001 adresinde bulunan operanın altından geçen metroya dair hiç bir şey hissetmiyorsunuz yani. Hizmette sınır tanımıyoruz!

      Oyun hazırlıklarının yapıldığı, dekorların düzenlendiği odaları, salonları da gördük.

Koronun çalışma odası

Oyuncuların hazırlandıkları "loj" adı verilen odacıklar

 Gerçekten çok etkileyicilerdi. Dev asansörler vs. Ama eminim ki herkes için en etkileyici olan dansçıların hazırlandığı büyük stüdyo idi.

Muhteşem değil de nedir!

Normalde bu salonlar yerin dibinde olur. Kapkaranlık. Ama bu bizimki otur, bütün gün manzarayı seyret. Küçükken bir iki sene gittiğim bale kurslarına devam etsem olurmuş, belki bir gün burada çalışabilirdim, bile dedim kendi kendime. O kadar yani. Ayda bir pazar günü oda müziği yapılıyormuş bu salonda, belki ona katılırım. Fotoğrafta gördüğünüz ters duran mantar gibi şeyler de yine ses yalıtımıyla ilgili. Taş yünü dolu. Binanın temel yapı taşı, taş yünü yani.

Biz de arkadaşımız Bai'nin verdiği resital ile yetindik. Yetinmek denmez aslında ona; çünkü gerçekten çok etkileyiciydi. Eğer o parçayı çalmasaydı, biz bir parçamız yarım ayrılacakmışız .

      İç dekorasyonda, operanın eski halinden kalan tek odayı, oyun çıkışı görüyorsunuz. Biraz  restore edilmiş elbette. Öncekini bilemem; ama şu anki hali muhteşem.

 İnsan cidden bakakalıyor. Fotoğraftaki arkadaşım Bai. Adam tam bir salon beyefendisi!

 Önemli oyun yazarları için hatıralıklar. Dört tanesi de boş bırakılmış. Gelecekteki dahi yazarlar için!

      Tavanı süsleyen muhteşem fresklerden biri. Yıldız tutan adama dikkatle bakarsanız (evet bu kötü kalitede bile görülüyor) gövdesinde kare kare çizgiler görebilirsiniz. Nedeni ise hala bitmemiş olması. Bu da sanatın hiç bitmeyen, devam edip giden bir şey olduğunu simgeliyormuş. Sen onu benim külahıma anlat. Bütçeyi yetirememişler, sanatçı da bırakıp gitmiş işte:)

 Salon her açıdan güzel! 

      Akşamları binanın çevresindeki ışıklandırma, içerinin durumuna göre değişiyor. Örneğin bir opera sahneleniyorsa; ışıklar daha canlı yanıp sönüyor, yoksa zayıf zayıf. Sanki bina yaşıyormuş gibi, kalp atışlarını duyabiliyoruz. Gösteriler gün aşırı yapılıyor. Bir gün opera\bale, bir gün dinlence. Balerinlerin yaşları 25 ile 35 arasında değişiyormuş. Bizim Devlet Opera ve Bale'deki gibi küçük balerinleri yokmuş; ama küçükler korosu varmış.

      Bu arada opera fiyatları 10€'dan başlıyor, 94€'ya kadar devam ediyor. Eğer bu eşsiz deneyim için o kadar param yok, diyorsanız ücretsiz girişler de var. http://www.opera-lyon.com/ sitesinden takip etmeniz mümkün ya da gösterilerden hemen önce satılan ay ben hastalandım gelemiyorum, diyenlerin biletleri yarı fiyatından daha ucuz. Geel vatandaş, batan geminin mallarııı!!! 

      Ayrıca çarşamba ve cuma günleri  saat 12:30 ile-14:00 arasında -2. katta bulunan Amphithéatre'da  ücretsiz konserler dinleyebilirsiniz. Bu küçük salon da oldukça etkileyici. Aynı zamanda bir şeyler atıştırabilmeniz, içebilmeniz için küçük masalar da mevcut. Yaz akşamları da binanın dışında jazz konserleri veriliyormuş. İçimiz dışımız kültür, hizmet diyorlar yani. Ayrıca beleş kültürlenmenin bir diğer yolu da Conservatoire Nationale Superieur de Musique et Danse de Lyon. Kısaca konservatuar. Öğrencilerin verdiği ücretsiz konserlere katılım sağlayabilirsiniz. Hele son sınıf öğrencilerine denk gelirseniz tadından yenmez.

      Bu da opera ni la, diyenler ve\veya en meşhur operalardan Bizet'in yazdığı Carmen'nin 2015 versiyonuna bir göz atmak isteyenler için.

Hadi yine iyisiniz, sayemde birazcık kültürlendiniz!


 *Bizim bildiğimiz opera; çünkü başka cins operalar da var; Çin operası gibi.
**Hatta öğretmenimizin küçük oğlu kendini tutamayıp duvara sarıldı, o kadar yumuşaktı ki!


03.05.2015, Lyon