13 Eylül 2015 Pazar

3 Günde Paris'i Gezme Tüyoları

Geçenlerde kayın babamın, oğlunu Paris'e götürmesini fırsat bilerek peşlerine takıldım. Adım Parisli Kezban ;ama o güne kadar Paris'i görmüşlüğüm, neyim yoktu. Bir çoğunuz benden iyi biliyordunuz yani Paris'i. Aaaahhh Paris. Romantizm şehri.... Yok canım şaşırmadım merak etmeyin. Romantizm falan da yok bence. Sadece elinde fotoğraf makineleriyle çoğu şeyin ne olduğunu bilmeden sağa sola bakına bakına giden tipler var. Şehrin güzelliği de canlılığından geliyor bence. Yani bizim İstanbul, Ankara gibi. Geceleri bile açık restaurantlar varmış bakh bakh! Kafeler var. Büyüklük olarak Ankara ile İstanbul arası bir şey. Farkı ise tarihinin korunmuş, insan hayatına saygılı, yenilikçi, yaratıcı bir yer olması. Niyeyse benim hayalimde Paris çok düzensiz ve çok pis bir yerdi. Aksine oldukça temiz ve düzenliydi. En azından yürünebilecek kaldırımları ve güzel bir ulaşım ağı vardı. Kısacası ben memnun kaldım bu gezimden. Üç günlükçük gezimize neler sığdırdık hemen paylaşayım. Tabii kayın babamın önceden hemen hemen her şeyi planlamış olması daha kolay kıldı gezimizi.

1. Gün


Sabah dokuz buçuk gibi Lyon'dan arabayla yola çıktık. Verdiğimiz yarım saatlik molayla birlikte iki buçuk, üç gibi de Paris'teydik. İlk gördüğüm an sevdim ben Paris'i. İlk görüşte aşk yani:) Lyon gibi ölü bir şehirden sonra (Paris'i görünce anladım, Lyon'un ne kadar ölü olduğunu) cennet gibi geldi. Arabalar, trafik, insanlar beni yeniden evimde hissettirdi. Tabii ki oraya taşınmamız benim için bir hayal; çünkü eşim hiç istemiyor oraya gitmeyi. Üç yıldır görmemiş olmamın yegane sebebidir kendisi. Neyse efenim kayın biraderimin evi, bizim bildiğimiz iki oda bir salon bir ev. Mutfağı var, girişi var. Hatta iki tane odası var, ne diyosuuuun! Bu Paris gibi bir yerde ne demektir bilir misiniz? Bir servet. Allah'tan bir tanıdık sayesinde uygun fiyata bulmuş bu evi, yoksa fabrikatör çocuğu falan değil (nerde o günler, fabrikatör gelini olmak falan). Neyse biraz yerleşip, market alışverişimizi yaptıktan sonra, metroyla doğruca tekne turuna gittik. Tabii ben az önce bahsettiğim turistler gibi her tarafa aval aval bakınıyordum. Yolumuzun üzerinde zamanında mimarisiyle çok yankı uyandıran Modern Sanatlar Müzesi ve

Quasimodo'suyla ünlü Notre Dame Katedrali de vardı. Sonra

önünde plaj voleybolu sahaları kurulmuş olan valiliğin önünden geçerek, Sen Nehri'ne ulaştık. Pont Neuf Köprüsü'nün ayağındaki teknelerden birine binerek bir saat sürecek Paris turumuza başladık. Bu arada çeşitli tekne turları bulunmakta. Bunların en meşhuru

 Bateau Mouche yani Sinek Tekne; ama o çok turistik olduğundan ve biz de artık Fransa'nın yerlisi olduğumuzdan bu pek adı duyulmamış tekneyi kullandık. Köprüleri, binaları tanıta tanıta,

Fransa Büyük Millet Meclisi

D'Orsay Müzesi

Yüzüklerin Efendisi buradan da birazcık esinlenmiş olabilir mi?

 çeşitli hikayeler anlata anlata (Fransızca ve İngilizce olmak üzere)

 Eiffel Kulesi'ni görebileceğimiz bir noktaya kadar gelip oradan u çektik. Sonra da yine başladığımız yere vardık. Fiyatı 10 € olan turu bizim gibi, gezmek için az zamanı olanlara tavsiye ederim. Sonra da susuzluğumuzu gidermek için bir kafeye gittik. Bir gazozun fiyatı 5€ idi. Paris için normalmiş.

Gittiğimiz kafenin menüsü! Şaka şaka büyük aşçılardan birinin çalıştığı restaurantın menüsü. Bizdeki asgari ücret kadar bir tabak yemeğe para veriyorsunuz. Sonra çıkınca doymadığınız için doğruca McDonal's:)

 Benim şansıma hava 35 derece idi. Bu sene havalar bir acayip zaten. Haritadan bir açın bakın, Paris nerede, diye. Enlemine boylamına bir bakın. O kadar kuzeydeki bir yerde nasıl oluyor bu iş ben anlamadım açıkçası. Sonra yine metroyla evimize döndük. Güzel bir günün ardından mışıl mışıl uyuduk.

2. Gün


Sabah erkenden kalkıp (8:00 Versay'a gitmek için her ne kadar erken olmasa da), önceden internetten almış olduğumuz biletlerimizle (çünkü kuyruk bekleme yok ve daha ucuz) Versaille Sarayı'na doğru yola çıktık. 


http://www.chateauversailles.fr/homepage sayfasından Acheter son billet (bilet satın alma) linkine tıklayıp biletinizi alabilirsiniz.

Versaille Semti'ne gelince binalar, yollar birden bire değişti, daha bir güzelleşti. Sanki çok lüks bir yazlık sitesine gelmiş gibi olduk. Herkes heyecanlıydı. Kayın babam 
Ahanda Aynalar Galerisi!

Aynalar Galerisi'ni göreceği için, ben de bütün her şey için heyecanlıydım. Gittiğimizde 
otobüsler dolusu turist kapıda kuyruk olmuştu. Fransa'da ağustos ayı özellikle turizm ayı olduğu için (Buranın geleneklerine göre bazen şirketler bile kapılarını kapatıp tatile gidiyor) bizim gibi yerli turist de bir hayli mevcuttu. Bu mevcudiyetler sayesinde bir buçuk, iki saat kadar kuyruk bekledik. 


Ben de sıkıntıdan ilginç bulduğum insanların, şemsiyelerin, kıyafetlerin fotoğraflarını çektim:)

Açıkçası bu kuyruk bana pek dokunmadı; çünkü Europa Park'tan yeterince idmanlıydım. En fazla bir dakikalık atraksiyon için bir- iki saat beklemelerimizden bahsediyorum. Neyse ki bu saray atraksiyonunda istediğiniz kadar kalabiliyorsunuz. Biz saraydır, bahçedir, 


kraliçelerin saraycıklarıdır, tiyatrosudur, 


bahçıvanların evleridir falan derken altı yedi saati bulmuşuz. Gerçekten muhteşem bir yer ne diyeyim ki? Herkes bir köşesinden duymuştur zaten ününü.


Bayan "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!" de bu sarayda yaşayanlardan.

Sitedeki ilk resmim olur kendisi. Bölüm bonusu!

      Sonra Sacré Coeur Bazilikası'na gittik.

 Oldukça dik bir yokuştan çıkıp, meşhuur bazilikaya varıyorsunuz. Rüya gibi. Önünden turist ve tabii ki seyyar satıcılar hiç eksilmiyor. Bazilikaya giriş ücretsiz. Daha önce pek çok sahnesinin bu bazilikada çekildiği eski bir Fransız filmi izlemiştim. Sanatçılar orada değildi; ama o ortamda bulunmak bile değişik bir his verdi. Bunun dışında dini öğeler de etkiliyor insanı tabii. Papaz konuşmasına devam ederken, Hz. İsa'nın heykeline dokunup onunla konuşup ağlayan kadın bana da dokundu açıkçası. Girişin hemen önündeki terastan neredeyse bütün Paris'e tekrar bir göz atıp, sanatçılar sokağını gezdik. Açıkçası ben pek bir şey göremedim sanat adına. Çoğu yerler kapalıydı. Bir tek restaurantlar işliyordu. Bir de o kadar milliyetçi olan Fransızların Starbuck's'ı o tarihi yerde barındırmaları dikkatimi çekti. Gençlik o kadar da milliyetçi değil. Biz de olduğu gibi onlar da Amerikan özentileri. Burger King açıldığında önünde oluşan kuyruğu görmeliydiniz. Nereye gidiyor bu gençlik!!  Neyse efendim biz yine daha az turistik bir restaurant bulup (merdivenlerin hemen altında üç adet var) orada yedik. Genelde yediğim şeyi paylaşmayı sevmem; ama ilginç bulduğum için söylüyorum, balığın yanında yumurta vardı. Önce garipsedim; ama sonra hoşuma gitti. Siz de deneyebilirsiniz yani. Bildiğin haşlanmış yumurta evet. Ne tesadüftür dün de balık yedim. Hemen onu da paylaşayım. Burada tadı sucuğa benzeyen chorizo diye bir şey var. Onunla bir sos hazırlamışlar. Yediğim balık pek lezzetli bir balık olmadığından onunla iyi gitmiş. Yine sizin de deneyebileceğiniz bir şey. Yemekten sonra yine evimize döndük ve ben doğrudan uyudum.


3.Gün


Son günümüzde muhteşem bir müzeyi gezdik. D'Orsay Müzesi.

 Eski bir tren garını resim ve heykel müzesine çevirmişler ve müzenin empresyonist (izlenimci) resimleri çok meşhur. 

Renoir, Monet, Sisley, 

Van Gogh, Degas, Gauguin... Allah'ım cennet gibiydi. Kimse kusura bakmasın tarih, saray, mobilya falan güzel de bana oradaki hissi vermedi hiçbiri. Sadece her biri bir dünya harikası olan resimlerin önünden hızlıca, sanki sıradan bir şeye bakıyormuş gibi geçmek zorunda olmak çok koydu. Bir de diğer turistler var tabii. Her daim resimlerin önünde fotoğraf çektiren birileri ve

 tabii ben de:) Ölmeden önce yapılacaklar listesinden bir şey daha eksildi; ama özlüyorum orayı cidden. Louvre Müzesi'ne gitmedik, gidemedik. Çok doluymuş; açıkçası hiç üzülmedim. D'Orsay Müzesi'ne gitmeyi zaten hep istemiştim. Bir beş saat de orada kalmışız. Hem de müzenin hepsini gezememiş olmamıza rağmen. 

Kaplumbağa Terbiyecisi'nin ressamı Osman Hamdi Bey'in de bir resminin orada karşıma çıkmış olması beni çok sevindirdi. Hem de Bursa'daki Yeşil Türbesini çizmiş sanırsam:) Bir de Dünya'nın Kökeni diye çok ünlü yapıt varmış. Ben bilmiyordum; ama görülünce espri hemen anlaşılıyor:) (İnternetten araştırılabilir) Müzeden sonra şehirde biraz yürüdük; ama bir yandan da bitiktik. Güzel ve büyük bir parkta bulduğumuz bir kafeye kurulduk. Hemen içeceğe sarıldık ilk önce. Dediğim gibi hava çok sıcaktı. Bir yandan da Türkiye'den bu hafta 60 dereceyi görürüz herhalde gibi haberler geliyordu. Biz yine 35 dereceye şükredelimdi yani. Bir şeyler atıştırdıktan sonra yine önceden ayarlanmış olan klasik müzik konserine doğru yola çıktık. Konser restorasyonu daha yeni tamamlanmış bir şapelin içindeydi.

 Vivaldi'nin Dört Mevsim eserini seslendirdiler. O ortam zaten eşsizdi. Ben çok memnun kaldım. Gerçi arkamızdaki kadın zaman zaman konuşup, zaman zaman da gözlerini kapatıp melodiyi mırıldanıyordu. Kadını o an boğasım geldi; ama yapacak bir şey yoktu. Zaten kadın İspanyoldu sanırsam. Uyarsam bile anlamayacaktı. Dik dik bakışlarımdan da hiç bir şey anlamadı. Neyse kayın biraderimle, kayın babam da tam olarak memnun sayılmazlardı. Çünkü meğersem adamlar doğru çalamıyorlarmış. Neyse ki müzik kulağım onlarınki kadar gelişkin değil de dinlediğimden zevk alabiliyorum. Sonra da şakır şakır yağan yağmurun altında metro durağına ulaşıp, oradan da eve yollandık. Ben yine hop, diye uyudum. Ertesi sabah da kalkıp Lyon'a doğru yollandık. Müthiş bir geziydi. Merci Beacouup Papaa pour ce voyage incroyable a Paris!! Et merci beacoup Guillaume pour ton hospitalier! C'était vraiment génial!

                                               13.09.2015/Lyon