15 Kasım 2016 Salı

Hayatta Korkulacak Şeyler Listesi!

Korkun!

Başta kendinizden korkun, kendi potansiyelinizden, yaptıklarınızdan, yapacaklarınızdan, yapabileceklerinizden...Tehlikeli olmaktan, bir şeyleri değiştirmekten, bir taşı yerinden oynatmaktan, fark edilmekten, fark ettirmekten, bilinç oluşturmaktan, ürün ortaya koymaktan, yaratmaktan korkun. Kendi elleriniz sizden bağımsız bir şeyler yapmaya kalkarsa bağlayın onları. Diliniz sizden bağımsızlığını ilan ettiyse tutun, ısırın. Kendinizi internetsiz bir odaya kilitleyin. Öyle ulu orta dolaşıp, konuşmayın. Korkun, çok korkun! Hep korkun!

Sonra "sen" dediklerinizden, sevdiklerinizden, aşık olduklarınızdan, sırrınızı verdiklerinizden, dost dediklerinizden korkun! Kardeşim dediklerinizden, birlikte yemek yediklerinizden, aynı bardaktan su içtiklerinizden. Aynı değerleri paylaştıklarınızdan, aynı rüyaları gördüklerinizden, birlikte iş aradıklarınızdan, birlikte çalıştıklarınızdan, aynı kitabı okuduklarınızdan, birlikte yemek pişirip, halı sahada aynı takımda olduklarınızdan korkun! Yukarıdan gelen emirler gibi korkun hem de.

Düşünmekten korkun! Zaten en büyük suç, değil mi?

Tecavüze uğramaktan korkun! Canınızın acıması ya da ruhunuzun parçalanması, psikolojinizin bozulması değil sorun; evlilik dışı bir ilişki yaşamak bize her türlü ters.

Çocuk olmaktan korkun, çünkü amcalar ya da teyzeler onları, onların istediği gibi sevmenizi isteyebilir. Korkun, onlara itaat edemezseniz ne olur? Bir düşünün!

Hamile kalıp sokaklarda dolaşmaktan korkun! Bir hava almak, iki insan görmek mi önemli, diğerlerinin ne düşünecekleri mi? Tabii ki diğerleri! Gerekirse önceliklerinizi değiştirin.

Mutlu olmaktan korkun, ya gülümserseniz, hele bir de gülerseniz. Kahkaha mı, tövbe estafurulah! Yoksa bir de kadın mı! Kapat sayfayı, kapat kapat, sonrasını okumak bile istemiyorum. Kör olsaydı gözlerim de okumasaydım, elleri kırılasıca Kezban, neler yazıyor böyle?

Gece karanlığında yürümek, dolmuşta kadın başına kalmak, halk içine mini etek giyip çıkmaktan korkun, çok korkun ve sakın yapmayın! Suçlu baştan sizsiniz, bunu unutmayın ve korkmaya devam edin!

Kulaklık takıp, müzik dinlerken, mırıldanmaktan korkun!

Ağaç olmaktan korkun! Oksijen vermekten, yeşil olmaktan, meyve olmaktan korkun! Çocuklar dallarınızda salıncak kurmayıversin, zaten dışarı çıktıkları da yok! Yol yapılacak yerde yaşamak, hiç olacak iş mi?

Hakkınızı aramaktan korkun, yola çıkıp hak hukuk aramaktan, mahkemeye başvurmaktan korkun! Bu böyle olmaz, olmamalı demekten.

Dans etmekten, hele hele kadınlı erkekli dans etmekten çok korkun!

Okula gidip, okuma yazma öğrenmekten korkun! Kendinizi geliştirirseniz, alışılmışın dışına çıkarsanız, marjinal filan olursunuz. Çok korkun çok!

Parasız kalmaktan, işsiz kalmaktan, sizi alıp götürmelerinden dahası ailenizi alıp götürmelerinden,sağlığınızdan olmaktan, unutulmaktan korkun!

Hayvanlardan korkun kediden, köpekten, kuştan, balıktan. Onları korumaktan korkun!

Hayat kurtarmaktan korkun! Depremde, felakette, afette insanlara yardınm etmekten. Ya birileri müteşekkir kalırsa, korkun, korkun en iyisi siz korkun! Sesinizi çıkarmayın.

Arkadaşlarınızla alkol alırken, eğlenmekten korkun. Aklınıza bir iki fikir gelir, özgürlükçü düşünceler falan. Zaten eğlenmekten ve alkol almaktan da korkmalısınız!

Milli bayramları kutlamaktan, saygı duruşunda durmaktan, bayraktan, bağımsızlıktan, özgürlükten, düşünmekten, yaratmaktan, tarihten, okumaktan, bunlardan bahsetmekten korkun, çok korkun!

En sonunda onlardan korkun! Onlar kötü ve acımasız. Paraları var, yanında olanlar, onları tutanlar. Bir defa yalnız değiller! Her şeyi yapacak güce sahipler ve bunu yapmaktan da çekinmeyecekler. Çok güçlüler. Onlar her yerde. Her yerde gözleri ve kulakları var ve elleri... Sizin hiç şansınız yok onlara karşı. Her şeyinizle çabalasanız bile kaybedeceksiniz. Yalnızsın, kazanamazsın! Siz iyisi mi hiç başlamayın. Oturun uslu uslu yerinizde, ağzınızı açmayın. Çok rahatsız olduysanız gözünüzü yumun.


Yoksa ne olur, hepiniz çok iyi biliyorsunuz!


15.11.2016, Lyon

29 Ekim 2016 Cumartesi

Lyon Başkonsolosluğu'nun 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu

Merhaba,

      Öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nızı en içten dileklerimle kutluyorum.

Bir cumhuriyetimiz olduğu için çok şanslıyız. Atatürk gibi bir lider, Türk olarak doğduğu için çok şanslıyız. Atalarımızın canları pahasına bize bıraktıkları cumhuriyetimizin kıymetini bilelim. Onu sevip koruyalım, hatta coşkuyla kutlayalım.

Biz kutladık, kutlamalara doyamadık. Hem de evet, bu gurbet ellerde. Türkiye Cumhuriyeti Lyon Başkonsolosluğu'nun verdiği davete, büyük bir sevinç ve gururla katıldık.

Ah nerede o eski bayramlar!

      En güzel kıyafetlerimizi giyindik, süslendik. Arkadaşım Özden ile grupla buluşmak üzere yola çıktık. Hava çok güzeldi.

Sonbahar tüm cömertliğiyle bize bütün renklerini sergiliyordu. Ben ilk defa böyle bir resepsiyona katılacağım için çok heyecanlıydım. Konsolos Bey'i görecek, değişik insanlarla tanışacak, belki daha önce tanıştıklarımla karşılaşacak, hasret giderecektim. Belki güzel Türk yemekleri , hatta belki Türk şarabı da olurdu:) Alkol konusu biraz tartışmalı bir hale geldi bugünlerde biliyorsunuz; ama sonuçta bu bir Cumhuriyet Bayramı resepsiyonu, yabancı davetliler de var ve Fransa laik bir ülke. İstemeyen içmez sonuçta değil mi? Biiz başkalarını rahatsız etmeden içmesini de biliriz!

      Arkadaşlarım Nedim Bey, Zeyno ve İrem'le buluştuk. Ben yanımda getirdiğim topuklu ayakkabılarımı giydim. Halbuki botlar da güzel olmuştu; ama bir resepsiyona da botla gidilmez artık yani:)

      Davet Lyon'da Cité International denilen bir yerde, Mariott Otelde gerçekleşti. Saat 7'de davetliler salondaydı. Biz de oradaydık tabii ki! Girişte konsolos bey tüm davetlilerin elini sıkarak, davetlileri karşıladı. Bu onu ilk görüşümdü ve sevimli bir insana benziyordu. Güven veren bir tipi vardı. Umarım bu izlenimimde yanılmıyorumdur. Cumhurbaşkanımızın sözlerini yardımcı konsolosun Fransızca okuması ve konsolos bey'in yine Fransızca yapılan konuşmasıyla resepsiyon başlamış oldu.

Bol bol fotoğraf çektim ve çekildim.

      Çok güzel insanlarla tanıştım. Örneğin Grenoble'da yaşayan Harika Hanım'la.

 Sarışın, mavi gözlü bir bomba. Gençken çok canlar yakmış olmalı bu minik kadın. Hala da yakabilir, ona göre. 11 yaşındayken gelmiş Fransa'ya. Üzerinden oldukça zaman geçmiş ve şimdi hafif kırık Türkçe'siyle çok tatlı. Bizi bir zamanlar Cem Sultan'ın kalmış olduğu yerde açtığı pansiyonuna davet etti. Davetini karşılıksız bırakmak istemem açıkçası. Harika Hanım bir oyun yazmış, daha doğrusu Moliere'in bir oyununu günümüze uyarlamış ve şimdi de o oyunu oynayacak bir ekip arıyor. Gönüllü var mı gönüllü?

      Merkezi Lyon'da bulunan İnterpol'den Türk arkadaşlarla tanıştık. Bazılarıyla hemşehri bile çıktık. Onlar da çok hoş insanlar. Ben hep FBI ajanı gibi soğuk insanlar hayal ederdim. (Çünkü bugüne kadar çok FBI ajanı tanıdım ya:) Halbuki daha çok Blues Brothers 'a benziyorlar. Bir bakmışsınız İnterpol hakkında bir röportaj yapmışız. Sorularınız varsa; sorularınızı gönderin, birlikte soralım, bu fırsattan faydalanalım!

      Lyon'da kebapçıdan başka, sahibi Türk olan restaurantlar da varmış. İnanılır gibi değil! Hem de pek meşhur bir Fransız Lokantası. Sahibi de çok kafa, çok güler yüzlü bir adam. Bu da başka bir yazımızın konusu olsun yine.


      En bombasıysa Atatürk'ün yaveri Salih Bozok'un torunu ile tanışmış olmam. Onun da adı Salih. Doğal olarak, adam tam bir Atatürkçü. Aman ne hikayeler var ne hikayeler. Kitap gibi, çok bilgili, çok kültürlü. Buradaki üniversitelerde hocalık da yapmış. Çok saygı değer bir insan olduğu kadar da sıcak kanlı.Onunla tanışmış olmak gurur verici. Tabii ki gelecek yazılarımdan biri ona ayrılacak, buna hiç şüpheniz olmasın. Zaten onunla yapılacak projeleri çoktan planlamaya başladık. (Yine sorularınızı gönderebilir, röportajıma katkı sağlayabilirsiniz.)

      Saat 9'da son bulan davetten sonra arkadaşlarla ve yeni tanıştığımız güzel insanlarla ortamlara aktık. Biraz dans ettik, dans ettirdik. Eğlendik, kurtlarımızı döktük. Kesinlikle on numara bir akşamdı. O kadar keyifliydim ki; insanlar enerjimin kaynağının mutluluk olduğuna inanmakta zorluk çektiler. Bu kadar güzel insanla tanışmışım, cumhuriyet bayramımızı kutlamışız, hem de sevdiklerimle birlikte, hem de elçiliğin davetinde. Gelecek için aklımda güzel projeler, planlar, güzel yazı konuları. Bundan güzel ne olabilir ki! Siz de bana yazın, olur mu?

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için yaptıklarınızı yazın. Hepinizi saygıyla selamlıyor ve cumhuriyetimizin sonsuza kadar sürmesini diliyorum.

30 Ekim 2016 - Lyon
Parisli Kezban

9 Ekim 2016 Pazar

Lyon'un En Kısa ve En Güzel Turu (1. Bölüm)

       Lyon'a gelen misafirlerimle ilk iş olarak yapacağımız turdur kendisi. Tabii havanın güzel olması da bu gezi sırasında bir avantaj olacaktır. Ben de aynı sebepten sizi bu tura çıkarmaya karar verdim. Hatta bir gün siz de gelirseniz, kendiniz de bu geziyi gerçekleştirebilin, diye gerekli püf noktalarıyla birlikte.

Füniküler


      Gezimize Vieux Lyon adını verdiğimiz, şehrin eski bölümünde başlıyoruz. Metronun D hattıyla rahatlıkla ulaşabileceğiniz durağın adının da "Vieux Lyon" olduğu yerde inip, metrodan hiç çıkış yapmadan sadece tabelaları izleyerek fünikülere asansör ya da


 yürüyen merdiven aracılığıyla çıkıyoruz. Otobüste, metroda ve tramvayda kullanılan biletlerden biriyle rahatlıkla binilebilen fünikülere, aynı bileti kullanarak bir saat içinde aktarma da yapabiliriz. Yani aynı bizdeki sistem.

      Fünikülere Lyonluların "Ficelle" yani sicim ipi, dediklerini ve 1862 yılından beri hizmet veren bu Ficelle (fisel)'lerin Saint-Just'e gideninin saatte 21,8km, Fourviere gideninin ise 16,2km hızla hizmet verdiğini biliyor muydunuz? Nereden bilecektiniz ben söylemesem! İstatistikçi bir arkadaşınızın olmasının faydaları:) Yaşlarına göre hiç fena değiller bence bu iplikcikler. Ayrıca bir zamanlar "La Ficelle des Morts" (Ölülerin Fisel'i) adında üçüncü bir hattın, cenazeleri Loyasse Mezarlığı'na götürmek için hizmette olduğu da ilginç bulduğum ayrıntılardan.


Fünikülerlere ulaştığımız zaman, sol taraftaki "Saint-Just" tarafına gidene biniyoruz. Sağ taraftaki doğrudan Fourviere çıkıyor; ama ben sizi biraz daha gezdireceğim. Oldukça otantik bir yolculuktan sonra "Minimes-Théatres Romains" durağında iniyoruz. Fünikülerlerimiz 5:23'ten 0:00 'a kadar çalışıyor. Buna uygun bir program yapmakta zorlanmayacağınızı düşünüyorum.

Antik Tiyatro


      Gişelerlerden çıkış yapıp, yokuş yukarı bir kaç metre yürüdükten sonra, solda tarihi tiyatroyu rahatça görebilirsiniz. Giriş için ücret ödeyecek miyiz, diye merak etmenize gerek yok! Hemen söyleyeyim ödemiyoruz ve gönlümüzce gezip, basamaklardan çıkarak manzaranın tadını çıkarıyoruz.


 Elbette fotoğraf çekilmeden ayrılmak olmaz. Arkada kırmızı ile işaretlediğim yerden giriş yapmıştık. Hadi kırmızı noktayı bulun bakalım!

      Théatres Romains, Roma İmparatorluğu döneminde, tahmini olarak  M.Ö. 15 yılında inşa edilmeye başlanmış ve sonuncusu II. y.y'da olmak üzere eklemeler yapılarak, 10 000 seyirci kapasitesine ulaştırılmış antik bir tiyatrodur. Günümüzde de çok güzel  yaz konserleri düzenlenmektedir. III.y.y sonunda Fourviere Tepesi'nin modası geçmiş ve şehrin daha alçak bölgelerine bir rağbet başlamış. Bunun üzerine tiyatronun taşları Saone ve Rhone Nehirleri'ndeki köprü inşasında ve Saint-Jean Katedrali'nin yapımında kullanılmış. Zavallım tiyatrom taş ocağı gibi kullanıldıktan sonra, zaman içinde çakılla çamurla kaplanmış ve Orta Çağ'da ortadan kaybolmuş taa ki 1887'de bir öğretmen tarafından tekrar bulununcaya dek. 1933'te restorasyonuna başlanan tarihi eser, şu an UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde. 

Gallo-Roman Müzesi


      Kendimizi biraz daha tarihle şımartmak istiyorsak; merdivenlerin sonunda sağda Gallo-Roman Medeniyetleri Müzesi mevcut. Perşembe günleri ücretsiz olarak gezebileceğimiz müzenin diğer günlerdeki giriş ücreti ise; 4€.

Buyurun giriş.

 2€ya edinebileceğimiz elektronik rehberle de müze keyfimize keyif katabiliriz. 1975 yılında açılan müze, sakin sakin, spiral şeklinde inen üç kat üzerine kurulmuş. 


Duvarların ham beton olmasını ise; yapıldığı döneme ve biraz da iyi niyet zorlamasıyla; içindeki tarihi eserleri öne çıkarma isteğine bağlıyorum. Evet, itiraf ediyorum "Art Brut"ten hoşlanmyıyarom;  ama sıcak bir yaz günü güzel bir sığınak olabilir.

 Müzede kocaman mozaikler,

 ölçüm aleti mi yoksa dünya tasviri mi, ne olduklarını hala anlayamadıkları bu objeler ve

 ne işe yaradığını hiç açıklayamadıkları bu "şeyler" (bereket tılsımı olabilir mi acaba) var.

 
      Takılar, sütunlar, el sanatı ürünleri, heykeller ve diğer tarihi şeylerden başka, en çok bu soldaki baş heykeli dikkatimi çekti; çünkü sanki bunu daha önce bir yerde görmüştüm. Evet! Müze D'Orsay'da idi. Resmen kopyası:) Belki de insanlar tamamen değişik çağlarda, tamamen aynı şeyleri hissedebiliyorlar; çünkü insan, her yerde ve zamanda insan (belki de intihal yaptı, ne bileyim ben)!

      Tarih komasına girmeden, artık müzeden çıkalım ve biraz daha basamak çıktıktan sonra yolun sağına, yani yukarı doğru biraz daha yokuş tırmanalım. Zaten şehrin her yerinden görünen ve ziyaret edilmeden Lyon'dan ayrılırsanız sizi sopayla dövdükleri baziliği görmüş olmalısınız. Evet şimdi oraya gidiyoruz.

Notre Dame de Fourviere Bazilik'i



Her yerden cayır cayır görünen, güzel baziliğimizin giriş tarafı. En sevdiğimden erguvan ağaçları da açmış daha ne olsun! (Fotoğraf bahar aylarında çekildi; yoksa Lyon, bildiğiniz üzere, güney yarım kürede değil:))




Bazilik hakkında daha fazla bilgi için ikinci bölümü bekleyin!
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum!!


9.10.2016-Lyon

7 Ağustos 2016 Pazar

Kapısız Kilise; Eglise du Bon Pasteur

Merhaba,

      Dün arkadaşım Laura ile Croix Rousse'daki Grande-Cote yokuşunu tırmanırken bir kilise keşfettik. Her taraftan görünen kulesi ile bize göz kırpıyordu. "İki dakika bırakın yokuş çıkmayı da, dinlenmeye bana gelin. Uslu birer çocuk olursanız hikayelerimi sizinle paylaşabilirim bile!". Biz de yokuş çıkmanın verdiği yorgunluğun da etkisiyle, düz yolda yürümeyi hemen kabul ettik, tabii. Dışarıdan çok güzel görünüyordu. Taş duvarlar ve heykeller eskimiş, bakımsızlığın verdiği renk değişiklikleri ayrı bir gizem katmıştı. Geriye içeriye girmek ve yeni bir kiliseyi keşfetmek kalmıştı. Ama o da ne!?


Giriş kapısına ulaşmak için uçmamız gerekiyordu; çünkü kapı en az üç metre yukarıda idi ve ulaşmamız için merdiven koymayı unutmuşlardı. Hayır hayır çılgın rüyalarımın birinden bahsetmiyorum, gayet ciddiyim. İşin aslını öğrenmemiz için Hz. Google'a başvurmamız gerekti. Gelin bu esrarengiz kilisenin hikayesini size baştan anlatayım.

      Bu bölge Bonal Kardinal'i  tarafından 1855'te kurulmuş. Hemen ertesi sene bölgenin rahibi, rahip Callot boş durmamış ve küçük olsun bizim olsun, diye  16 Mart 1856'da küçük bir kiliseyi yapıştırıvermiş. Şans bu ya, dönemin imparatoru III. Napolyon ve karısı o gün doğan bütün çocukları manevi (vaftiz) olarak evlat edindiklerini açıklamışlar. Bizim akıllı rahip de hemen imparatora bir mektup göndererek kilisenin de bu durumdan faydalanıp faydalanamayacağını sormuş. Napolyon'da tamam kiliseni de aldık, üzülme demiş. Kıyağa gel! Tabii bir kilisenin vaftiz babası olmak kolay iş mi, değil! O küçük kilise, büyüyecek, adımıza yaraşır olacak, denmiş herhalde ve 1969'daki temel atma törenine bir taş da kendisi koyarak ilgisini had safhada göstermiştir. Lyonlu bir mimar olan Clair Tisseur tarafından yapımı başlanmış; ancak 1870'te başlayan Prusya Savaşı, inşaatın 1875'e kadar duraksamasına neden olmuş. 1883'e kadar kilisenin inşası roman poitevin stilinde devam etmiş. Kelime anlamını bilemiyorum; ama ben beğendim bu stili.  Şehir konseyinin kilise yapımına ayırdığı bütçe; zamanının parasıyla 400,000 frank imiş. Dönemin rahibi, ise kuleyi daha yüksek isteyince, mimarımızın planları biraz değişmek zorunda kalmış. Elbette bu kiliseye bir de merdiven uygun görülmüş başlangıçta; ama yapılması kısmet olmamış. Onun sebebini; ise sevgili III. Napolyon'da aramak lazım.


      III. Napolyon Fransa'nın doğrudan halk oyuyla seçilen ilk devlet başkanıdır. 1848-1852 yılları arasında Fransa Cumhurbaşkanlığı yapmış, sonrasında da tertiplediği darbe ile cumhuriyeti yıkarak imparatorluğunu ilan etmiştir. 1870 yılında da III. Fransa cumhuriyetini kuracak olan hareketle devrilmiştir. Hak etmemiş mi yani?!

      Bu hikayenin kilisemizle ilişkisi; ise çok basit. Kilisenin basamaklarını yapmak için, kilisenin önündeki yolun karşısındaki kışlayı yıkmak mecburiyetinin olması. III. Cumhuriyetçiler de papaz egemenliğine karşı olduklarından ve Napolyon'un manevi çocuğunu takmadıklarından merdiven yapımına izin vermemişler. İşte bu kadar!

      Sonrasında bir yerlerine bir giriş yapılmış elbette, kocaman bina bir işe yaramalı, değil mi? 1984'e kadar Katolik kilisesine hizmet etmiş. Sonrasında Güzel Sanatlar Okulu'nun kullanımına sunulmuş. Sonra onlar da terk etmişler güzelim kiliseyi 2007'de. Sahipsiz kalan kilise, evsizlerin, sokak serserilerinin eline kalmış. O yüzden içeri girmeyi düşünmedik bile. Bundandır ki kapısı ne tarafta bakmadık.

      Kilisenin yapımı sırasında ortaya çıkan, üzeri roman kiremitleri ile örtülmüş hayvan kemikleri; ise hala gizemini korumakta imiş.

      Kilisenin ismi ise Eglise du Bon-Pasteur. Yani; İyi Çoban Kilisesi. Hz. İsa'nın İncil'de geçen isimlerinden bir tanesi. Çok da şaşırtıcı bir isim değil bir kilise için; ama benim için orası Kapısız Kilise. Eğer görmek isteyeniniz olursa, diye nasıl gidileceğini açıkladım. Olmadı bana ulaşın, ben sizi makul bir ücret karşılığında gezdiririm:)))


Ulaşım:  21 Rue Neyret 1. Arrondissement (69001), Lyon-Fransa


1. Seçenek Place des Terraux'dan (Hotel de Ville) Metro C'ye binip Croix Paquet'te inebilirsiniz. Rue Neyret (Neyret Sokağı) çok da uzağınızda olmayacak. Ya da bir durak için değmez, yürürüm ben derseniz, de doğrudan kendinizi yokuşlara vurabilirsiniz.

2.Seçenek Place Terraux'dan Metro C'ye binip, Croix-Rousse'da inip kendinizi yokuş aşağı bırakmak. Rue Neyret (Neyret Sokağı) 'e gelince kilisemizin kulesi hemen gözünüze çarpacaktır.

Hepinize iyi günler, iyi gezmeler!

Hakiki Parisli Kezban

07/08/2016, Lyon

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Fransa'da Hacı Olmak (Bölüm II)


      İlk bölümde pelerinaja -Pélé du Puy en Velay- (hac) katılma fikrinin nasıl oluştuğundan, kayıt programından ve yolculuğumuzun başından söz etmiştim. Kaçıranlar için buyurun bağlantımız: http://parislikezban.blogspot.fr/2016/04/ben-hac-oldum.html

Cathedral Notre Dame du Puy

      Akşamki Adoration Ayini' nde kalmıştık. Yani en önemli ayinde. En uzun bu sürdü çünkü. Bi' de ayinin adı üstünde "Adoration" yani tapınma. Ben çok yorgundum. Neyse ki yerde oturuyorduk. Spor salonunun yeri ısıtmalıydı, oh, daha n'olsundu! 

      İki sunucu, programı sunuyordu. Bu çocuklar yine pelerinajla gelmiş kişilerdi. Onlar da yorgun olmalıydı; ama pek öyle görünmüyorlardı. Gayet sıcak ve neşeli bir şekilde şakalar, espriler yapıyorlardı. Gerçi pek komik değillerdi; ama olsun. Arada bi' dua etmek için kalkılıyor, sonra değişik bir aktivite yapılıyordu. Açıkçası bu dua sistematiğini pek anlamış değilim. Sanırım alıştıra alıştıra veriyorlar duayı.

 Bir süre sonra dua edilirken kalkmaz oldum; çünkü bu otur kalklar beni iyice yormuştu.

      Bir yandan da, önceden rahipler için ayrılmış olan salonun seyirci kısmında, günah çıkarmalar başlamıştı. Bir haç çıkarmayla başlayan günah çıkarma, itiraflarla devam ediyor,

rahibin, elini günah çıkaran kişinin başının üstünde tutmasıyla bitiyordu. Uzaktan ancak bu kadarını anlayabildim. Bu arada öğrendim ki, vaftiz edilmemiş olduğum için, günah çıkarma hakkım yokmuş, bu yüzden onlar günahlarımı affedemezmiş. Tüm hayallerim suya düştü, desene. Onun yerine salonun kenarlarında kurulmuş olan küçük gruplara gidip, konuşup, sorup, benim için dua etmelerini isteyebilirmişim. Ya da Hz İsa'nın önünde küçük bir kutuya dertlerimi yazdığım kağıdı koyabilirmişim. Evet birazdan Hz İsa'yı getireceklerdi.

Ama önce uyuşturucu bağımlısı olup da, ölümün kenarından Hz. İsa'yı bulması sayesinde dönen gençleri dinleyip, hikayelerine üzüldük.

Sonra kalkıp, biraz daha dini şarkılar söylediler.

Çok eğleniyoruuuz!

Hatta bazen dans bile ettiler. Dans dedimse; kültür fizik hareketlerine benzeyen şeyler. Çok eğlenceli bir şey beklemeyin. Gerçi bazı dini topluluklardan arkadaşlarım bu kültür-fizik dansını bile pek onaylamadılar ve dans etmeyerek olayı protesto ettiler. Rahibe olan arkadaşım Cecilia ise; gençleri çekmek için böyle şeylerin gerekli olduğunu düşünüyor. Ona hak veriyorum. Aklımda kalan en belirgin sahnelerden biri, bu dans olayı çünkü.

      Sonra salonun ışıkları loşlaştı ve tütsüler eşliğinde Hz İsa'yı getirdiler. Tam olarak ne olduğunu anlamadım açıkçası. Güneş şeklinde bir ikonmuş Hz İsa. Tütsülerin ferah bir kokusu olsa da o an biraz mayışmış hissettim kendimi. Zaten yorgunluktan bitik durumdaydım. Tabii yaşadığım duygusal şoklar da cabası. Pek çok kişi eğilerek, diz üstünde ya da hiç olmadı boynunu eğerek durmadan dua ediyordu. Şok dedimse de, abartılı bir şey değil; ama bu kadar dua da bende bir yan etki yarattı tabii. Rahipler Hz İsa'yı grupların önünden geçirerek dua ediyor, insanları kutsuyordu. Buna karşılık cemaat de dua ediyor, haç çıkartıyordu.

Haç çıkarmayı bilmeyenlerimiz için güzel bir şema. Bu arada bana sorsanız, bin defa görmüş olmama rağmen hiç bir fikrim yok ne taraftan başlar, nerede biter... Tınnn...

      Gece, haç çıkarmalar, dualar ve günah çıkarmalar arasında bitti. Gece yarısı 12:00-1:00 gibi spor salonu sadece kızlara kaldı. Uyku tulumlarımızı ve matlarımızı serip bir güzel uyuduk. Gerçi ben her saat başı uyandım, yüzlerce insanın arasında ilk defa bir spor salonunda uyuyordum, sanırım bundan olsa gerek.

      Sabah 6:00'da kalkıp hazırlandık ve ekmek, tereyağı, reçel, peynir, kahve ile güzel bir kahvaltı yaptık. Öğle yemeği için çıkınımızı da dağıttılar ve tekrar spor salonunda toplandık. Tabii ki biraz daha dua etmek için. Sonra gruplar, yine dualar eşliğinde yollarına koyuldu. Spor salonundan çıkarken o müzik sayesinde kendinizi dünyayı kurtarmaya giden birer kahraman gibi hissediyorsunuz. Hem de bu kurtarma işine yalnız ya da küçük gruplar halinde gitmiyorsunuz. Cümbür cemaat, herkes birden, 

yani 946 genç insan. O an ne kadar güçlü hissedebileceğinizi düşünün. Gerçi ben kendimi gruba ait hissetmediğim için o gücü pek duymadım; ama gönülden bağlı olduğum insanlar olsalardı,

tutmayın küçük enişteyi, durumu olabilirdi. Gençler yola çıkmadan önce yanlarında getirdikleri gitarlarla dini şarkılar söyleyerek coşuyor, coşturuyorlardı. Tüm yol boyunca hiç kimseden öff yine mi yürüyeceğiz ya da dua edeceğiz gibi ne bir mızmızlanma, ne de en ufak bir şaka duymadım. Biz de olsa kesin, en azından bi' şaka fısıldaşılırdı.

      Yola çıkınca, yürümek daha kolay geldi. Yol düz gibiydi; ama sonra yokuşlar da işin içene girmeye başladı. Yolda tıkanan bir kaç kişi oldu tabii. Ben kendimden beklediğimden daha iyi bir performans çıkardım açıkçası; iki günde çantayla 30 km yürüyebilirmişim. Bu arada yürümekte zorluk çekenler için araba çok da uzakta değildi. Hemen gelip alabilecek araba ve servis aracı tahsis edilmişti zaten. Yolda sadece yürümedik elbette, bol bol da dua ettik! 

Yine susmalı ve sadece bir amaca yönelik dua etmeli bölümler de mevcuttu. 

Antika arabaların geçidine de denk geldik.

      Bir ara gruplardan birer kişi, ellerinde, geldikleri bölgeyi temsil eden bayraklarıyla, bir tepeyi koşarak tırmanıp, bayrak dikme yarışı yaptılar. Ben o sırada o kadar yorgundum ki, büyüklerimizin "Gençlik işte!" lafını hemen benimseyiverdim.  Öğleye doğru tepelik güzel bir yere geldik. Varmak üzereyken, bizden önce gelmiş olan gruplardan veletler  yukarılardan "Vouus etes fatigués!" (Siiiiz yorgunsunuz!"), diye tezahürat yapmaya başladılar. Biz de "Non, nous sommes pas fatigué." (Hayır, yorulmadık) diye cevap veriyorduk. Sanki evet, yorgunuz yani, bir el atsan şu çantaya n'olur sanki, desek daha iyi olurmuş gibime geliyor. 

Şu tepelik yer olur kendileri.

Bina kale içi gibi bir yerdeydi. Muhtemelen eski askeri bir yapıydı. Çantalarımızı bize belirtilen yere bıraktıktan sonra; artık yemeğimizi yiyebilirdik. Küçük grubumuzla birlikte, çimlerde oturarak, sohbet ederek öğle yemeğimizi yedik. Yorgunluktan hiç kalkacak halim yoktu. Zaten hemen bir yere gittiğimiz de yoktu. Kardinal bir konuşma yapacaktı. Gençlerle buluşmaya gelmiş. Neşeli ve sevimli bir adama benziyordu. Haccımızın konusu olan "Misericorde"  (bağışlama, yargılama, aman) üzerine bir konuşma yaptı. İncilin ilgili olan bölümlerine bolca vurgu yaptığı bir konuşma oldu. 

Biz de çim amfiden ilgiyle izliyorduk. Arkadaşım Cecilia yorgun olduğumu bildiği için, istersen sonraki bölüme gelme, dedi. Ben de buraya kadar gelmişim, sonunu da görmem şart, dedim. İyi ki de öyle yapmışım. 

           Dualar ve dini şarkılar eşliğinde, kısacık bir şehir turundan sonra çok ihtişamlı bir katedrale geldik.


      Katedral Notre Dame du Puy. Katedralin yarısı şehirde, diğer yarısı da dağın içindeymiş. İçeri girmek için baya bir merdiven çıkılıyor; ama değer. 

Girişte gelen hacılara dini bir boyun bağı verilirken, vaftizine sadık kalmayı unutma, diye öğüt vermeyi de unutmuyorlar. Neredeyse beni bir gülme tutuyordu, o an. Onun yerine tabii, evet gibi bir cevap vermeyi becerdiğim için kendimi tebrik ediyorum. Kalabalığın içinde yavaş yavaş kiliseye girdiğimizde bizi küçük bir orkestra karşılıyor. Muhteşem bir ses sistemi ve çalınan parçalar da bir o kadar etkileyici. Seyirci tarafında yerimizi alıyoruz. Konuşmalar yapılıyor, dualar ediliyor. Her zamanki gibi bir otur, bir kalk sistemi olunca ben daha çok oturmayı tercih ediyorum. 

       Katılımcılar genç olunca tezahürat da eksik olmadı elbette. Herkes kendi grubunun adı okununca çılgınca bağırarak tezahürat yaptı. Biz de eksik kalmadık, hatta en kalabalık biz olduğumuz için en çok ses de bizden çıktı. Sonra da düşünmeden edemedim; acaba bundan 200 sene önce de bizim gibi tezahürat yapan var mıydı, diye:)


      Bu ayin de tamamlandıktan sonra eşyalarımızı almaya gittik, Bir iki grup fotoğrafı çekildik. Ardından da otobüslerimize binip yola koyulduk. Arkamda oturan çocuk nükleer enerji mühendisi ya da onun gibi bir şey olmalıydı; çünkü uranyumun protonlarından, nötronlarından ve nasıl enerji elde edildiğinden falan bahsediyordu. Bu kadar dini etkinlikten sonra normal hayatla ilgili, bilimle ilgili tanıdık bir şeyler duymak beni rahatlatmıştı; çünkü biraz daha haleluya duysam kafayı yiyecekmişim gibi hissediyordum. Ama bu mutluluk durumu fazla uzun sürmedi ve grup başkanımız biraz daha duanın iyi olabileceği gibi bir fikirle geldi ve dini şarkılar tekrar başladı. Ben o sırada yorgunluktan sızmışım. Açıkçası o ortamda o kadar güzel uyudum ki anlatamam. Yorgunluk mu dersin, arabanın beşik gibi sallaması mı, yoksa huzurlu dini şarkılar mı!

Bu da o meşhur şarkılardan biri. Belki yüz defa falan duymuşumdur iki gün içerisinde. Ucundan siz de buyurun. 

      Benim için uykunun formülü çok açıktı vallahi, d şıkkı hepsi birden. Lyon'a kadar mışıl mışıl uyumuşum. Vardığımızda bir an önce eve gitmek için kendimi otobüsten attım ve çarçabuk arkadaşıma veda edip evime geldim. Uzun bir süre din, dindar, haç vs görmek istemediğime karar verdim. Kendimi ancak toparlayıp size bu yazıyı yazıyorum. Sonuç mu? 

Ben Hacı Oldum!


02.05.2016 - Lyon 

26 Nisan 2016 Salı

Fransa'da Hacı Olmak



      Önceki yazılarımdan beni takip edenler, az çok bilir geçen sene Katolik Üniversitesi'nde Fransızca'mı ilerletmek için kursa gittiğimi. Ve hatırlayacağınız üzere okulum, laik bir eğitim verdiği gibi, dindar kişilerle de arkadaş olunabilinecek bir yer. En yakın arkadaşlarım arasında ateistler, budistler ve bol miktarda Hristiyan vardı. Hatta bunların kayda değer bir kısmı bizim burada "religious" dediğimiz dindar; yani hayatını dine adamış frères/soeurs (ingilizce filmlerden brother/sister olarak duyduğumuz Türkçeye erkek kardeş/kız kardeş olarak çevirebileceğimiz rahip/rahibe adayları ya da rahip/rahibeler) kişilerden oluşmaktaydı.

      Bunlardan rahibe olanıyla iletişimimi koparmadım. Zaman zaman görüşüyoruz, çay kahve içiyoruz. Hatta bir gün size ondan almış olduğum harika bir yemeğin tarifini vermeyi vaad ediyorum. Bu arkadaşım bir gün beni arayarak   2-3 nisan tarihinde bir pelerinage  (pelerinaj) yani hac olduğunu ve eğer istersem onunla gidebileceğimi söyledi. Bir yandan da yalnız gitmemiş olacaktı. Ben de bu fırsatı değerlendirmem gerektiğini düşündüm. Katolik Hristiyan kültürünü tanımam için bundan iyi bir durum olamazdı. Lisede din bilgisi öğretmenimizin dediği gibi "Her ne kadar inanmasanız da, başka mezheplere de dahil olsanız, içinde bulunduğunuz toplumun inançlarını öğrenmek gerek!" lafını unutmadım ve uygulamaya koydum. Zaten ben de bu pelerinage lafının ne ifade ettiğini çok merak ediyordum. Filmlerden ve konuşulanlardan anladığım kadarıyla bu hacılık olayı İslam aleminde olduğundan farklıydı; ama nasıldı, bunu yaşamadan anlamam biraz zordu. O fırsat bu fırsattı.

      Tam-religious 30€, öğrenci-işsiz 25€ şeklinde bir tarifeyle paramızı internetten ödeyip, grubumuzu seçerek aylar öncesinden kaydolduk. Arkadaşımla birlikte yürüyüş antremanı yaptık bir iki defa; çünkü pelerinage sadece dini ayinlerin gerçekleştiği bir aktivite değil; iki gün içinde sırtımızda çanta, 30km yürümek de var. Bunun dışında dini herhangi bir hazırlık gerçekleştirmedik. Cumartesi sabah 7:13'te (şirinlik olsun diye 15 değil, 13 demişler) Lyon'un buluşma yeri olan Bellecour Meydanı'nda buluştuk. 7-8 tane kocaman otobüs bizi bekliyordu.

       18-30 yaş arasındaki Hristiyan katılımcılar arasında öğrenci grupları, izciler, rahipler, rahibeler, çalışanlar, engelliler, otism sendromu olanlar vs için birer grup vardı. Ve tabii bir de ben. Bir saat sonra otobüsler hareket etti. Biraz ciddiyetsiz buldum bu durumu; ama yapacak bir şey yok tabii.

      Le Puy-en-Velay'a vardığımızda bütün gruplar ayrı rotaları izleyerek yürümeye başladı. Hava kapalıydı ve eğer yağmur bastırırsa halimiz vahimdi.

Mistik bir yürüyüş oldu cidden!
Bir yandan bunun korkusuyla,

ormanlık alanlardan, tepelerden, tarlaların kenarından yürürken yeni insanlarla tanışmaya başladık. Biri mimardı. Lyon'daki Hotel Dieu'nun restorasyonunda çalışıyordu. Bir diğeri Avusturya'dan gelmiş on sene önce, öğretmenlik yapıyormuş. Bir diğeri psikoloji öğrencisi. Bir diğeri mühendis vs vs.

             Konuşmalarımız sırasında benim Hristiyan olmadığımı duyanlar, pelerinage'da ne işim olduğunu soruyor. Ben de tanımak için diyorum. Hristiyanlığı daha yakından tanıyabilmem için gruplara davet ediliyorum. Belki başka bir zaman, teşekkürler. Şimdilik sadece kültürel açıdan ilgileniyorum. Yardım gruplarına da katılabilirim. Bunlardan da haberdar ediliyorum. Hep nezaket çerçevesi içinde, güler yüzle davet ediliyorum. Fransızlar zaten hep böyleler; ama dinin verdiği sorumlulukla biraz daha. Genellikle samimi bulmadığım bu nezaket bir tık daha artmış durumda. Tabii çantanın ve yürüyüşün verdiği yorgunluk da baş göstermeye başlamış olabilir:)

      Yolun arasında manzaralı, geniş bir alan buluyoruz ve toplanıyoruz. Rahip başlıyor konuşmaya. Kısaca özetlersek; kimsenin günahsız olmadığını, bencilliğin ve kibrin en büyük günah olduğunu, akşam yapılacak toplantıda herkesin günah çıkarması gerektiğini ve isteyen olursa akşam kuyrukta beklememek için yolda da günah çıkarabileceğini söyleyerek vaazına son veriyor ve yürüyüşe devam ediyoruz.

      Bir kasabaya varıyoruz. Küçük sevimli bir kasaba.

Güzel bir kilisesi var. Volkanik bir bölgede olduğumuz için, koyu renkli taşlarla örülmüş güzel duvarlar. Her zamanki gibi dini semboller, Meryem Ana ve Hz. İsa heykelleri, şahane vitraylar ve ısıtma için duvara monte edilmiş ufolar:) Rahipler konuşmalarını yapıyor, gitar ve piyano eşliğinde, herkesin katıldığı dualar ediliyor. Sözlerini herkes bilmiyor; ama bize önceden dağıtılmış olan kitapçıklarda hepsi hazır ve sayfasıyla numarasıyla bildirildiğinde herkes bu dualara katılabiliyor.  

      Küçük bir kız kürsüde solo kısımları seslendiriyor ve eliyle koroya; yani bize başkanlık ediyor. Hareketleri yumuşacık; ama otoriter. Sesi bir meleğinkinden belki de daha güzel. İster inançlı olun ister olmayın o an, orada doğa üstü bir şeyler hissediyorsunuz. Bir ses bu kadar güzel olamaz. Bir yüz bu kadar masum. Eğer bu kasabada yaşasaydım sırf kızı dinlemeye pazar ayinine katılırdım. Sonra fark ediyorum ki o küçük bir kız değil, çünkü bizim gruptanmış. En azından 18 yaşında olmalı. Dualar, şarkı şeklinde söyleniyor. Arada rahipler bir şeyler anlatıyor.

Örneğin Hz İsa'nın dirilişine ithafen kutlanan Paskalya Bayramı dolayısıyla yapılan bir ankette, kiliseye gelen cemaat arasında Hz. İsa'nın dirilişine gerçekten inanan kişi oranı %50'ymiş. Bu konu da daha duyarlı olunması gerektiğini, dirilişe inanmayan birinin gerçek bir Hristiyan olmayacağını söyledi.

      Bu sırada bir kısım insan diz çöküyor, bazıları sadece boyun eğerek dinliyor. Ben de onları izliyorum, şaşkınlıkla. Ayinin sonuna doğru rastgele olarak insanlar dileklerini belirtiyorlar. Tanrı'nın onlara daha verici olmayı öğretmesini, Hristiyanları korumasını vs diliyorlar. Ayin bitiyor.

      Çantalarımızı alıp yanımızda getirdiğimiz çıkınımızı yiyebileceğimiz bir salona götürülüyoruz. Salon temiz. Kenarda katlanıp üst üste konmuş masalar ve üst üste dizilmiş sandalyeler var. Herkes el birliğiyle çabucak masaları ve sandalyeleri yerleştiriyor. Herkes getirdiği şeyleri diğerleriyle paylaşarak yemeğe başlıyor. Konuşmalar, tanışmalar devam ediyor. Günlük hayat üzerine, dil, ülkeler, spor ve meslekler konuşuluyor. Sonra yine ivedilikle masalar toplanıyor, salon temizleniyor ve daha küçük bir grupla yürüyüşümüze devam ediyoruz.
   
      Daha önce konuşmadığım bir kız yanımda yürümeye başlıyor ve konuşmaya başlıyoruz. Konuşma terapistiymiş. Gruptaki en canlı insanlardan biri. Bana ortamı nasıl bulduğumu soruyor. Ben de memnun olduğumu, yürüyüşün ve insanların bana iyi geldiğini söylüyorum. O da bana insanların ne kadar da eğlenceli olduklarını söylüyor. O an tam aksini düşünsem de onu onaylıyorum. Az önce ayrıldığımız grupla tekrar buluşuyoruz.

      Tespihler çıkıyor. Değişik dualar için değişik tespihlerin olduğunu öğreniyorum. Rahip yine vaaz veriyor. Dualar ediliyor. Meryem Ana'dan af dileniyor. Sürekli tekrar eden cümleler, durmadan söyleniyor. Bir trans halinde herkes. Arkadaşıma sordum, ne hissediyorsun o an, diye.

Orijinal görseli göster
Bana Hz İsa'yı gördüğünü söyledi.

     Bu minik ayinden sonra diğer gruptan biriyle eşleşmemiz gerekiyor. Ben kimseyle eşleşemedim ilk anda. Sonra bir gruba üçüncü oldum:). Kızlardan biri edebiyatta okuyormuş. 20 yaşında. Öğretmen olmak istiyormuş. Kromozomsal bir rahatsızlığı var; ama ne olduğunu bilemedim. Şart da değil zaten. Kibar bir insan olması bana yeter de artar bile:) Diğeri laborant olacak. Gruptaki en süslü kızlardan biri. Öyle dediysem kokoş sanmayın. Yüzü güzel, küpe takıyor ve modern bir şalı var. Kimse makyajlı değil, ya da çok nadir. Konuşa konuşa gidiyoruz.

      Sonra bizim için özel hazırlanmış seyyar bir kapıdan geçiyoruz. Artık konuşmak yok. Sadece dua etmek var. Grup halinde dua ediyoruz. Bu dualar artık sıkmaya başladı. Dualara eşlik etmesem de melodileri çok akılda kalıcı, tatlı tatlı nın nın nın nııı-ııı-ııı x2. "Meryem Anamız Tanrı'nın annesi, bizim için dua et ve günahlarımızı affeeeet."

      En sonunda kalacağımız kasabaya varıyoruz. İnsanlar ellerinde bardakları, bira içiyorlar. Oh sonunda biraz keyif yapacağız. Bardağıma uzun uğraşlar sonunda kavuştuktan sonra doğruca içeceğimi almaya gidiyorum. Meğersem elma suyuymuş.


Yanında da pain au chocolat gibi çikolatalı ekmeğimsi bir atıştırmalık. O da olur, o da olur:)

      Sonra sırtımızdaki çantaları gruplara göre ayrılmış odalara koyuyoruz. Sonunda çantadan kurtulduk ve tuvalet molası da iyi geldi. Spor salonundaki toplantıya gittiğimizde arkadaşım Cecilia bir arkadaşıyla karşılaşıyor. Çığlıklar, selamlaşmalar, gülüşmeler. Kızın tipinden belli Avrupalı olmadığı zaten; ama davranışları da bizim oraların havaları. Suriye'den mi acaba? Mısır'dan kaçmış gelmiş.

       Atölye zamanı; "İş alanında nasıl cömert olunur?", "Falcılık, okültizm(gizlilik), ruh çağırma tehlikeli mi?", "Evde dua edebilecekken, neden kiliseye gitmek?", "Tanrı'nın olduğu gibi rahim (bağışlayıcı) olun!"," Aşık olmak! İyi, kötü... Tekrar başlayabilir mi? Aşk hayatının iniş, çıkışları", "Hristiyanların mültecilere bakış açısı", "İslam; konuşmak ya da Hristiyan yapmak" vs arasından bir tane seçmek gerekiyordu. Aslında hepsini dinlemek istesem de aşk hayatı ile ilgili olan daha çekici geldi. Karşımda başı kapalı, dini konuşmalar yapacak bir rahibe beklerken, sanki bir aile terapisti gibi konuşan (zaten o işi yapıyor anladığım kadarıyla) bir hemşire geldi. Şapelin içindeki konuşmasında çok da bilmediğimiz şeylerden bahsetmedi aslında. Sorunların konuşarak çözülmesi gerektiğini tekrar tekrar söyledi. Hoşuma giden ve ilgimi çeken sözlerinden biriyse bir ilişkide 1+1'in 2 yerine 3 ettiğini söylemesi oldu.

Türk pop müziğinin kült parçalarından birini de burada andıktan sonra yazımıza devam edelim!

Bir sen, bir ben, bir de bebek diye içimden geçirirken üçüncünün "ilişki" olduğunu söyledi. Bizim payımız 1/3 ve 1/3'lük ikinci kısım partnerimize ait. Son kısım ise ilişkinin kendisi. Yani kimsenin bencillik yapmaması gerektiği öğüdü var; çünkü ortada bir ilişki var. Onun sorumluluğunu taşımak gerek. Ne güzel bir öğüt, değil mi?

     Sonra soru cevap kısmı başladı. En son çıkan çocuk çok sempatikti. Benim bir sürü kız arkadaşım oldu, diye başladı lafa. Ben, bizim oralarda, hele bir de camii de böyle bir şey söyleyen biri olsa ne olurdu acaba, diye düşünürken, çocuğun söylediklerini dinlemedim bile. Ergen ergen konuştu besbelli.

      Atölyeden sonra yemeğe gittik. Yemekte sosis, mercimek, peynir, ekmek, içecek olarak da su vardı. Karşımızda iki kız oturuyordu. Pelerinaj için daha yeni gelmişlerdi. Yani yarım hacı olmak diye bir şey var mıydı bilmem:) Yanımdaki çocuk atölyedeki çocuktu. Fransa'da doğmuş; ama anne babası Vietnam'dan kaçmış gelmiş. O da iyi ki olmuş, yoksa burada doğamazdım, diyordu. Fransız olmaktan o kadar mutluydu ki! Yemekten sonra yine spor salonunda toplandık.

      Adoration adını verdikleri ayin başlıyordu. Bu ayin her şeyden farklı. Ama bunu öğrenmeniz için yazının ikinci bölümünü beklemeniz gerekiyor. Nihahahahah (Şeytani gülüş)


26.04.2016/Lyon

Daha fazla içeriğe ulaşmak için;
instagram: hakikiparislikezban