26 Nisan 2016 Salı

Fransa'da Hacı Olmak



      Önceki yazılarımdan beni takip edenler, az çok bilir geçen sene Katolik Üniversitesi'nde Fransızca'mı ilerletmek için kursa gittiğimi. Ve hatırlayacağınız üzere okulum, laik bir eğitim verdiği gibi, dindar kişilerle de arkadaş olunabilinecek bir yer. En yakın arkadaşlarım arasında ateistler, budistler ve bol miktarda Hristiyan vardı. Hatta bunların kayda değer bir kısmı bizim burada "religious" dediğimiz dindar; yani hayatını dine adamış frères/soeurs (ingilizce filmlerden brother/sister olarak duyduğumuz Türkçeye erkek kardeş/kız kardeş olarak çevirebileceğimiz rahip/rahibe adayları ya da rahip/rahibeler) kişilerden oluşmaktaydı.

      Bunlardan rahibe olanıyla iletişimimi koparmadım. Zaman zaman görüşüyoruz, çay kahve içiyoruz. Hatta bir gün size ondan almış olduğum harika bir yemeğin tarifini vermeyi vaad ediyorum. Bu arkadaşım bir gün beni arayarak   2-3 nisan tarihinde bir pelerinage  (pelerinaj) yani hac olduğunu ve eğer istersem onunla gidebileceğimi söyledi. Bir yandan da yalnız gitmemiş olacaktı. Ben de bu fırsatı değerlendirmem gerektiğini düşündüm. Katolik Hristiyan kültürünü tanımam için bundan iyi bir durum olamazdı. Lisede din bilgisi öğretmenimizin dediği gibi "Her ne kadar inanmasanız da, başka mezheplere de dahil olsanız, içinde bulunduğunuz toplumun inançlarını öğrenmek gerek!" lafını unutmadım ve uygulamaya koydum. Zaten ben de bu pelerinage lafının ne ifade ettiğini çok merak ediyordum. Filmlerden ve konuşulanlardan anladığım kadarıyla bu hacılık olayı İslam aleminde olduğundan farklıydı; ama nasıldı, bunu yaşamadan anlamam biraz zordu. O fırsat bu fırsattı.

      Tam-religious 30€, öğrenci-işsiz 25€ şeklinde bir tarifeyle paramızı internetten ödeyip, grubumuzu seçerek aylar öncesinden kaydolduk. Arkadaşımla birlikte yürüyüş antremanı yaptık bir iki defa; çünkü pelerinage sadece dini ayinlerin gerçekleştiği bir aktivite değil; iki gün içinde sırtımızda çanta, 30km yürümek de var. Bunun dışında dini herhangi bir hazırlık gerçekleştirmedik. Cumartesi sabah 7:13'te (şirinlik olsun diye 15 değil, 13 demişler) Lyon'un buluşma yeri olan Bellecour Meydanı'nda buluştuk. 7-8 tane kocaman otobüs bizi bekliyordu.

       18-30 yaş arasındaki Hristiyan katılımcılar arasında öğrenci grupları, izciler, rahipler, rahibeler, çalışanlar, engelliler, otism sendromu olanlar vs için birer grup vardı. Ve tabii bir de ben. Bir saat sonra otobüsler hareket etti. Biraz ciddiyetsiz buldum bu durumu; ama yapacak bir şey yok tabii.

      Le Puy-en-Velay'a vardığımızda bütün gruplar ayrı rotaları izleyerek yürümeye başladı. Hava kapalıydı ve eğer yağmur bastırırsa halimiz vahimdi.

Mistik bir yürüyüş oldu cidden!
Bir yandan bunun korkusuyla,

ormanlık alanlardan, tepelerden, tarlaların kenarından yürürken yeni insanlarla tanışmaya başladık. Biri mimardı. Lyon'daki Hotel Dieu'nun restorasyonunda çalışıyordu. Bir diğeri Avusturya'dan gelmiş on sene önce, öğretmenlik yapıyormuş. Bir diğeri psikoloji öğrencisi. Bir diğeri mühendis vs vs.

             Konuşmalarımız sırasında benim Hristiyan olmadığımı duyanlar, pelerinage'da ne işim olduğunu soruyor. Ben de tanımak için diyorum. Hristiyanlığı daha yakından tanıyabilmem için gruplara davet ediliyorum. Belki başka bir zaman, teşekkürler. Şimdilik sadece kültürel açıdan ilgileniyorum. Yardım gruplarına da katılabilirim. Bunlardan da haberdar ediliyorum. Hep nezaket çerçevesi içinde, güler yüzle davet ediliyorum. Fransızlar zaten hep böyleler; ama dinin verdiği sorumlulukla biraz daha. Genellikle samimi bulmadığım bu nezaket bir tık daha artmış durumda. Tabii çantanın ve yürüyüşün verdiği yorgunluk da baş göstermeye başlamış olabilir:)

      Yolun arasında manzaralı, geniş bir alan buluyoruz ve toplanıyoruz. Rahip başlıyor konuşmaya. Kısaca özetlersek; kimsenin günahsız olmadığını, bencilliğin ve kibrin en büyük günah olduğunu, akşam yapılacak toplantıda herkesin günah çıkarması gerektiğini ve isteyen olursa akşam kuyrukta beklememek için yolda da günah çıkarabileceğini söyleyerek vaazına son veriyor ve yürüyüşe devam ediyoruz.

      Bir kasabaya varıyoruz. Küçük sevimli bir kasaba.

Güzel bir kilisesi var. Volkanik bir bölgede olduğumuz için, koyu renkli taşlarla örülmüş güzel duvarlar. Her zamanki gibi dini semboller, Meryem Ana ve Hz. İsa heykelleri, şahane vitraylar ve ısıtma için duvara monte edilmiş ufolar:) Rahipler konuşmalarını yapıyor, gitar ve piyano eşliğinde, herkesin katıldığı dualar ediliyor. Sözlerini herkes bilmiyor; ama bize önceden dağıtılmış olan kitapçıklarda hepsi hazır ve sayfasıyla numarasıyla bildirildiğinde herkes bu dualara katılabiliyor.  

      Küçük bir kız kürsüde solo kısımları seslendiriyor ve eliyle koroya; yani bize başkanlık ediyor. Hareketleri yumuşacık; ama otoriter. Sesi bir meleğinkinden belki de daha güzel. İster inançlı olun ister olmayın o an, orada doğa üstü bir şeyler hissediyorsunuz. Bir ses bu kadar güzel olamaz. Bir yüz bu kadar masum. Eğer bu kasabada yaşasaydım sırf kızı dinlemeye pazar ayinine katılırdım. Sonra fark ediyorum ki o küçük bir kız değil, çünkü bizim gruptanmış. En azından 18 yaşında olmalı. Dualar, şarkı şeklinde söyleniyor. Arada rahipler bir şeyler anlatıyor.

Örneğin Hz İsa'nın dirilişine ithafen kutlanan Paskalya Bayramı dolayısıyla yapılan bir ankette, kiliseye gelen cemaat arasında Hz. İsa'nın dirilişine gerçekten inanan kişi oranı %50'ymiş. Bu konu da daha duyarlı olunması gerektiğini, dirilişe inanmayan birinin gerçek bir Hristiyan olmayacağını söyledi.

      Bu sırada bir kısım insan diz çöküyor, bazıları sadece boyun eğerek dinliyor. Ben de onları izliyorum, şaşkınlıkla. Ayinin sonuna doğru rastgele olarak insanlar dileklerini belirtiyorlar. Tanrı'nın onlara daha verici olmayı öğretmesini, Hristiyanları korumasını vs diliyorlar. Ayin bitiyor.

      Çantalarımızı alıp yanımızda getirdiğimiz çıkınımızı yiyebileceğimiz bir salona götürülüyoruz. Salon temiz. Kenarda katlanıp üst üste konmuş masalar ve üst üste dizilmiş sandalyeler var. Herkes el birliğiyle çabucak masaları ve sandalyeleri yerleştiriyor. Herkes getirdiği şeyleri diğerleriyle paylaşarak yemeğe başlıyor. Konuşmalar, tanışmalar devam ediyor. Günlük hayat üzerine, dil, ülkeler, spor ve meslekler konuşuluyor. Sonra yine ivedilikle masalar toplanıyor, salon temizleniyor ve daha küçük bir grupla yürüyüşümüze devam ediyoruz.
   
      Daha önce konuşmadığım bir kız yanımda yürümeye başlıyor ve konuşmaya başlıyoruz. Konuşma terapistiymiş. Gruptaki en canlı insanlardan biri. Bana ortamı nasıl bulduğumu soruyor. Ben de memnun olduğumu, yürüyüşün ve insanların bana iyi geldiğini söylüyorum. O da bana insanların ne kadar da eğlenceli olduklarını söylüyor. O an tam aksini düşünsem de onu onaylıyorum. Az önce ayrıldığımız grupla tekrar buluşuyoruz.

      Tespihler çıkıyor. Değişik dualar için değişik tespihlerin olduğunu öğreniyorum. Rahip yine vaaz veriyor. Dualar ediliyor. Meryem Ana'dan af dileniyor. Sürekli tekrar eden cümleler, durmadan söyleniyor. Bir trans halinde herkes. Arkadaşıma sordum, ne hissediyorsun o an, diye.

Orijinal görseli göster
Bana Hz İsa'yı gördüğünü söyledi.

     Bu minik ayinden sonra diğer gruptan biriyle eşleşmemiz gerekiyor. Ben kimseyle eşleşemedim ilk anda. Sonra bir gruba üçüncü oldum:). Kızlardan biri edebiyatta okuyormuş. 20 yaşında. Öğretmen olmak istiyormuş. Kromozomsal bir rahatsızlığı var; ama ne olduğunu bilemedim. Şart da değil zaten. Kibar bir insan olması bana yeter de artar bile:) Diğeri laborant olacak. Gruptaki en süslü kızlardan biri. Öyle dediysem kokoş sanmayın. Yüzü güzel, küpe takıyor ve modern bir şalı var. Kimse makyajlı değil, ya da çok nadir. Konuşa konuşa gidiyoruz.

      Sonra bizim için özel hazırlanmış seyyar bir kapıdan geçiyoruz. Artık konuşmak yok. Sadece dua etmek var. Grup halinde dua ediyoruz. Bu dualar artık sıkmaya başladı. Dualara eşlik etmesem de melodileri çok akılda kalıcı, tatlı tatlı nın nın nın nııı-ııı-ııı x2. "Meryem Anamız Tanrı'nın annesi, bizim için dua et ve günahlarımızı affeeeet."

      En sonunda kalacağımız kasabaya varıyoruz. İnsanlar ellerinde bardakları, bira içiyorlar. Oh sonunda biraz keyif yapacağız. Bardağıma uzun uğraşlar sonunda kavuştuktan sonra doğruca içeceğimi almaya gidiyorum. Meğersem elma suyuymuş.


Yanında da pain au chocolat gibi çikolatalı ekmeğimsi bir atıştırmalık. O da olur, o da olur:)

      Sonra sırtımızdaki çantaları gruplara göre ayrılmış odalara koyuyoruz. Sonunda çantadan kurtulduk ve tuvalet molası da iyi geldi. Spor salonundaki toplantıya gittiğimizde arkadaşım Cecilia bir arkadaşıyla karşılaşıyor. Çığlıklar, selamlaşmalar, gülüşmeler. Kızın tipinden belli Avrupalı olmadığı zaten; ama davranışları da bizim oraların havaları. Suriye'den mi acaba? Mısır'dan kaçmış gelmiş.

       Atölye zamanı; "İş alanında nasıl cömert olunur?", "Falcılık, okültizm(gizlilik), ruh çağırma tehlikeli mi?", "Evde dua edebilecekken, neden kiliseye gitmek?", "Tanrı'nın olduğu gibi rahim (bağışlayıcı) olun!"," Aşık olmak! İyi, kötü... Tekrar başlayabilir mi? Aşk hayatının iniş, çıkışları", "Hristiyanların mültecilere bakış açısı", "İslam; konuşmak ya da Hristiyan yapmak" vs arasından bir tane seçmek gerekiyordu. Aslında hepsini dinlemek istesem de aşk hayatı ile ilgili olan daha çekici geldi. Karşımda başı kapalı, dini konuşmalar yapacak bir rahibe beklerken, sanki bir aile terapisti gibi konuşan (zaten o işi yapıyor anladığım kadarıyla) bir hemşire geldi. Şapelin içindeki konuşmasında çok da bilmediğimiz şeylerden bahsetmedi aslında. Sorunların konuşarak çözülmesi gerektiğini tekrar tekrar söyledi. Hoşuma giden ve ilgimi çeken sözlerinden biriyse bir ilişkide 1+1'in 2 yerine 3 ettiğini söylemesi oldu.

Türk pop müziğinin kült parçalarından birini de burada andıktan sonra yazımıza devam edelim!

Bir sen, bir ben, bir de bebek diye içimden geçirirken üçüncünün "ilişki" olduğunu söyledi. Bizim payımız 1/3 ve 1/3'lük ikinci kısım partnerimize ait. Son kısım ise ilişkinin kendisi. Yani kimsenin bencillik yapmaması gerektiği öğüdü var; çünkü ortada bir ilişki var. Onun sorumluluğunu taşımak gerek. Ne güzel bir öğüt, değil mi?

     Sonra soru cevap kısmı başladı. En son çıkan çocuk çok sempatikti. Benim bir sürü kız arkadaşım oldu, diye başladı lafa. Ben, bizim oralarda, hele bir de camii de böyle bir şey söyleyen biri olsa ne olurdu acaba, diye düşünürken, çocuğun söylediklerini dinlemedim bile. Ergen ergen konuştu besbelli.

      Atölyeden sonra yemeğe gittik. Yemekte sosis, mercimek, peynir, ekmek, içecek olarak da su vardı. Karşımızda iki kız oturuyordu. Pelerinaj için daha yeni gelmişlerdi. Yani yarım hacı olmak diye bir şey var mıydı bilmem:) Yanımdaki çocuk atölyedeki çocuktu. Fransa'da doğmuş; ama anne babası Vietnam'dan kaçmış gelmiş. O da iyi ki olmuş, yoksa burada doğamazdım, diyordu. Fransız olmaktan o kadar mutluydu ki! Yemekten sonra yine spor salonunda toplandık.

      Adoration adını verdikleri ayin başlıyordu. Bu ayin her şeyden farklı. Ama bunu öğrenmeniz için yazının ikinci bölümünü beklemeniz gerekiyor. Nihahahahah (Şeytani gülüş)


26.04.2016/Lyon

Daha fazla içeriğe ulaşmak için;
instagram: hakikiparislikezban

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hı hı evet! Hımmm...Devam edin lütfen...hımm..